19 Mart 2017 Pazar

HOŞÇAKAL CHUCK BERRY

Yıllar öncesi. Sıcak bir temmuz günü. Klişe tabirle hayatın daha güzel olduğu veya şimdiki akılla öyle zannedilen yıllar.

Dışarılarda avare avare geziyoruz bir arkadaşımla. Elimizde ucuzundan gazlı bir içecek. Yorulmuşuz, bir kaldırım taşına çöküyoruz. Vıcık vıcık sıcağın, terin içinde nefeslenip serinlemeye çalışıyoruz.

O sırada, ''Aaa dur bak, sana ne dinleteceğim. Bunu duyman lazım'' diyor ve Johnny B. Goode'i dinlemeye başlıyoruz. Bitkinlik içinde yığıldığımız sıcağın içinde pek iyi geliyor. Keyifleniyorum.

Böyle başlıyor Chuck Berry'i dinleme serüvenim. Sonraki zamanlarda da tekrar tekrar dinliyorum.

Şimdi yıllar sonra, ölüm haberini alınca aklıma o kaldırım taşındaki anı geldi. O sıcak temmuz günü.
Ve şimdi. Gidenlerin arkasından bakakaldığımız bir gün daha...

Chuck Berry gitmiş, o arkadaşımı uzun zamandır görmüyorum, farklı yollara savrulmuşuz.
Hayat işte. Ansızın bir kaldırım taşındaki anı böyle geliveriyor akla ummadık zamanda.

Hoşçakal Chuck Berry.

18 Mart 2017 Cumartesi

PENTAGRAM AKUSTİK VE İZMİR KONSERİ

30 koca yıl. Dev bir müzik birikimi. Türkiye'de, kendi türlerinin öncüsü, kitlelere ilham veren insanlar. Her açıdan büyük bir grup, büyük bir başarı.
''Türkçe sözlü heavy metal mi olurmuş?'' gibi ön yargılara kuruldukları günden bu yana tokat gibi bir cevap veriyorlar.

Pentagram...

30. yıllarını, oldukça özel bir akustik albümle, geçmişten bugüne yer alan dev kadrolarıyla kutladılar bu ay. 3 Marttan beridir albümleri müzik marketlerde ve dijital ortamlarda elbette.

Ve akustik albümleri için turnenin başlangıcını yaptılar bu gece. İzmir Arena'da, özel bir konserle çıktılar dinleyicilerinin karşısına.
Akustik setle çıktıkları ilk konser olarak hem dinleyiciler hem de onlar için zihne kazılacak çok özel bir gece oldu İzmir Arena'da.

Solistler Ogün Sanlısoy, Gökalp Ergen, Murat İlkan; gitarlarda Hakan Utangaç, Metin Türkcan, Tarkan Gözübüyük.

Pentagram'a emek veren bu güzel isimler bir aradaydılar. Bizler de dinleyici olarak bu dev kadroya aynı sahnede tanıklık ettiğimiz için kendimizi konserin her saniyesinde şanslı hissettik.
Kaybedilenler anıldı, yer yer gözler doldu, yer yer tezahüratlar eşliğinde coşkuyla haykırdık.
Bu ay turnelerine, İstanbul, Ankara, Eskişehir ve Bursa ile devam edecekler. Yakaladığınız yerde kaçırmayın bu güzel adamları ve bu özel turneyi.

 Nice yıllara öyleyse. İyi ki üretiyor ve iyi ki paylaşıyorsunuz babalar.



8 Mart 2017 Çarşamba

YEKTA KOPAN...

Küçükken, dublajlardaki sesiyle büyüdüğüm, sonraki yaşlarımda yazar ve televizyoncu kimliğiyle tanıdığım Yekta Kopan... 

Pazar günü, Tepekule Kongre Merkezi'nde 90 dakika süren müthiş bir seminerden sonra çekindik bu fotoğrafı.


Seminerden birkaç gün önce mail atmıştım, "kitap imzalatma şansım olur mu diye?" Seve seve imzalayabileceğini söyledi.


Dört kitabını imzalatmayı planlamıştım başta fakat yoğunluk fazla olunca "bir kitabı da imzalasanız olur" dedim ve o hengamede kitabı imzalatıp fotoğraf çekinmeden sıradan çıktım.


Arkasından epey bir kalabalık sıra ile fotoğraf çekimi devam etti derken tam giderayak asansörün önünde tekrar yakaladım, "Bir son saniye fotoğrafı çektirebilir miyiz?" dedim. Uçağa yetişecek olmasına rağmen, tüm o yorgunluğa rağmen güler yüzünü eksik etmeden kabul etti.


Fotoğraf çekinirken de "Diğer kitaplarını da imzalayacağım dostum, sözüm söz. Kitap fuarında mutlaka gel" dedi. Şaştım kaldım.


Böyle de güzel bir insan.


Hani bazen hayranı olduğunuz bir isimle tanışınca beklediğiniz gibi çıkmaz ya, hayal kırıklığı hissedersiniz.

Ben Yekta Kopan'ı tanıyınca, tam tersi hayranlığım bir kat daha arttı.


Tüm salonu avucuna alan enerjisi, durmak, yorulmak bilmeden devam ettiği sunumu, nezaketi ve güler yüzüyle nefis bir anı bıraktı bende.


Bütün beklentilerime fazlasıyla değdi. Boşuna demiyoruz "Yekta Kopan'ın öyküleriyiz" diye. Iyi ki var.


Çok teşekkürler Yekta Kopan.


6 Mart 2017 Pazartesi

16. !F BAĞIMSIZ FİLMLER FESTİVALİ'NDEN NOTLAR

Bu yıl 16. kez seyirciyle buluşan !f Bağımsız Filmler Festivali, 16-26 Şubat tarihleri arasındaki İstanbul yolculuğunu tamamladıktan sonra 2-5 Mart tarihleri arasında da Ankara ve İzmir seyircisiyle buluşuyor.

Ben de festivalin İzmir ayağına, naçizane 5 filmlik minik bir seçkiyle dahil oldum. Her yıl olduğu gibi bu yıl da festivale Konak Pier Cinemaximum ev sahipliği yaptı. (İsmi bağımsız olan bir festivalin de zincir bir sinemada gerçekleşmesi tuhaf geliyor elbette)

İzlediğim beş filmden de kısa bir değerlendirmeyi aşağıya not düştüm.

Raving Iran (Yönetmen: Susanne Regina Meures)

İran'ın underground ortamlarında müziklerini, tutkularını gerçekleştirmeye çalışan iki dj arkadaşın etkileyici öyküsü.
Bizden pay da bulabildiğimiz, çok da yabancı olmayan bir coğrafyada; yasakların, baskıların, korku otoritesinin hüküm sürdüğü bir ülkede, peri masalından çok uzak bir müzik yolculuğu.

Gücünü var olan gerçekliğinden alan, türlü zorluklarla, çoğu sahnesi gizlice cep telefonlarıyla çekilmiş bir belgesel Raving Iran.

Zaten başlangıçta ''Man o To'' ile hipnotik bir giriş yapan film, seyirciyi bu hipnotik etkiden koparmadan film boyunca Anoosh ve Arash'ın tedirgin, bir o kadar da umut dolu yolculuklarına ortak ediyor.


Whose Country? (Yönetmen: Mohamed Siam)

İnsanın yaşadığı coğrafyaya yabancılaşması. Yönetmen Siam'dan ülkesine dair buruk bir panorama.
 ''Whose Country?'' 2011 Arap Baharı ile başlayarak 2013'e uzanan Mısır'ın çalkantılı günlerini bir sivil polisin rehberliğinde beyazperdeye taşıyor.


T2 Trainspotting (Yönetmen: Danny Boyle)

20 yıl aradan sonra gelen, ısmarlama olmayan, samimi bir devam filmi: T2 Trainspotting

Yurtdışından gelen ilk yorumlar, genelde barındırdığı nostalji hissi ile ayakta duran bir film olduğu yönündeydi. Haliyle beklentiler de biraz düşmüştü.

Fakar ben T2 Trainspotting'i beklediğimden çok daha iyi buldum.
Belirttiğim gibi ısmarlama bir devam filmi olmadığını her sahnesiyle hissettiren, enerjisi yüksek, samimi bir film. En az ilki kadar sevdim. Uzun zaman sonra eski dostunu ziyaret etmişsin gibi bir his, ekip o ruhu hiç kaybetmemiş.

İlk filmi hatırlatan her sahne oldukça ince ve şık. Soundtrack yine tekrar tekrar dinlenesi.
Danny Boyle 20 yıl aradan sonra gelen bir devam filmi ne kadar iyi çekilebilirse o kadar iyi çekmiş.

Böylesine önemli, sinemaseverler tarafından merakla beklenen bir filmin, normalde bu ay vizyona girecekken Türkiye'deki vizyon tarihinin belirsizleştirilmesi (hatta vizyona uğramama ihtimali), sadece festivalle sınırlı kalması ise oldukça yazık.

Üstelik mart vizyonunu düşününce, bu hamlenin hangi filmler uğruna(!) yapıldığını düşünmek daha da üzüyor.
Umarım vizyona uğrar kısa zamanda.

The War Show (Yönetmen: Andreas Dalsgaard, Obaidah Zytoon)

Suriye iç savaşına içeriden, savaşın ortasında gündelik hayatlarını, aşklarını, umutlarını yaşamaya çalışan bir avuç Suriyeli gencin perspektifinden bakan, sert, hüzünlü bir belgesel.

Bir devrim umuduyla, kıvılcımla başlayıp giderek sertleşen, karanlığa sürüklenen bir hikayenin cesur belgeseli.

Kurgu olmadığını bilmek, insanda bir sinema filmi izliyor olmanın verdiği konforu, rahatlığı sunmuyor. Boğazda yumru birikmesinden başka bir seçenek bırakmıyor izleyene.

Ve nihai olarak Murat Uyurkulak'ın şu satırlarını getirir akla: ''Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi''


Zoologiya (Yönetmen: Ivan I. Tverdovskiy)

Aşkın, tutkunun, umarsızlığın, çevresel ve dinsel baskıların tuhaf hali.

40'lı yaşlarında, muhafazakar katolik annesiyle birlikte yaşayan, asosyal, bir hayvanat bahçesinde çalışan ve iş arkadaşları tarafından sürekli alaya maruz kalan Natasha bir gün, kanlı canlı bir kuyrukla uyanıverir.

İlk başlarda utanıp çareler bulmaya çalışsa da zamanla bu kuyruk Natasha için hayatında kökten bir ruhsal değişime, çevresini kuşatan değişmez, katı yargılara karşı bir umarsızlık edinmesine sebep olur.

Yönetmen Tverdovskiy'in belirttiği gibi kuyruk aslında sadece bir metafordur. Natasha'nin içinde biriktirdiği özlemlerin, tutkuların açığa çıkmasına vesile olan bir unsur. Bir süre sonra Natasha onu benliğinin bir parçası olarak görmeye başlar.

Zaten izleyici bile bir süre sonra yönetmen kuyruğu göstermese o faktörü unutur hale gelir.
Zoologiya, beni çok sarıp sarmalayan bir film olmadı fakat oldukça ilginç bir deneme olduğu da kesin.

12 Şubat 2017 Pazar

BİR YAZAR BİR KİTAP: BİZ HAYIR DİYORUZ!!

Latin Amerika'nın dünya edebiyatına armağan ettiği ölümsüz yazarlardan bir tanesi: Eduardo Galeano.
Onun evrensel kişiliği, zihin açan, cesurca dünyanın ezen sistemlerine karşı tavır sergilediği yazıları malum.

Bir nevi; Yunan Mitolojisindeki, yerküreyi sırtında taşımakla cezalandırılan Atlas gibi bir vazife onun yazın hayatı ama Atlas'ın aksine bu onun için bir ceza değil, gönüllü bir taşıyıcılıktı. Dünyanın dertlerini kendine dert bilen bir yazardı Galeano.

Ve tam da bu günlerde...
Cesaretin bulaşıcı olduğu, olması gerektiği, farklı fikirlerin aforoz edildiği, ekmeğinden edildiği, bilimin, sanatın, eğitimin günden güne, siyasi cenderenin içinde eritildiği şu zamanlarda bir dönüp okumak, tekrar raflardan çıkarmak gerek: Biz Hayır Diyoruz    

Geçmişi tam da içinde yaşadığımız coğrafya gibi, cuntalardan, diktatörlerden, işkencelerle akıtılan kanlardan geçen Latin Amerika'nın siyasi geçmişinin ve Latin Amerika'da gazeteciliğin usta kalem Galeano'nun gözünden bir değerlendirmesi bu seçki.

Biz Hayır Diyoruz!!




Bumerang - Yazarkafe