24 Aralık 2015 Perşembe

BİR YAZAR BİR KİTAP: PATTI SMITH- M TRENİ

''Çoluk Çocuk'' (Just Kids) ve ''Hayalperestler'' (Woolgathering) ile Domingo Yayınları'nın çevirisiyle Türk okurlarla buluşan ikon isim Patti Smith, yüreğinden geçenleri anlatmaya ''M Treni'' ile kaldığı yerden devam ediyor.

“Oğlan büyüdü, baba öldü, kız benden uzun, kötü bir rüyadan dolayı ağlıyor. Lütfen sonsuza dek kalın, diyorum tanıdığım şeylere. Gitmeyin. Büyümeyin.”

Çoluk Çocuk ile bizi fena halde hazırlıksız yakalayan Patti Smith, “hayatımın yol haritası” olarak tanımladığı M Treni’nde zihninin derinliklerine doğru bir tren yolculuğuna çıkıyor.

Patti Smith anılarını, hayal dünyasını, bir bardak koyu kahveden ya da bir Mu-rakami satırından aldığı hazzı bir araya toplayıp kelimelerle tutturuyor. “Kay-bedip bir daha bulamadıkları”nın yerini yine kelimelerle dolduruyor. “O gamsız balona, dünyaya inanıyorum” diyen koca ruhlu bir sanatçının hayata yazdığı bir aşk notu M Treni.

 “Harika şarkı sözleri yazmak bir şey, M Treni gibi bir kitap yazmak ise bam-başka bir şey. Bundan sonra yapacaklarını saymazsak M Treni, Patti Smith’in yarattığı en iyi şey.”

-The Nation

 “Patti Smith bizim için yaşıyor, yazıyor ve söylüyor.”

-Washington Post

 “Okuduğum en sıra dışı, en nefes kesici kitap.”

-Maria Popova, Brain Pickings

13 Aralık 2015 Pazar

BİR YAZAR BİR KİTAP: HAKAN GÜNDAY- AZ

''Sonra da evden çıkıp duvardaki delikten geçti ve karanlığın içinde Oğuz Atay'ın mezarına doğru koştu. Mezar taşının yanına çöküp 'Buradayım' diye fısıldamaya başladı.
'Bak, buradayım işte. Buradayım. Senin yanında. Zaten hep yanındaydım. Her zaman. Bak şimdi de buradayım...'

Derda ağlıyordu. Neden bilmiyor, ama ağlıyordu. Belki yıllardır yalnız olduğu için. Belki kendisi de insanlara bakıp 'ben buradayım, siz neredesiniz' dediği için. 
Belki de sadece yalnızken ağlayabildiği için. Belki bir de Oğuz Atay'ın yanında gözyaşı dökebildiği için.
Ağlıyordu Derda. Bir yandan da Oğuz Atay'ın üzerindeki menekşeleri okşuyordu. Neden ağladığını bilmediği için de, daha çok ağlıyordu. Hıçkırıklarının arasından da fısıltıları geçiyordu.

'Buradayım, buradayım, buradayım...'

Korkuyu Beklerken'deki öyküleri anlatması istense, beceremezdi. Ne adlarını sayabilir ne de konularını sıralayabilirdi. 
Çünkü ne o kadar kelime vardı zihninde, ne de o kelimeleri taşıyacak düşünceleri. Ama dediği gibi, ölene kadar oradaydı.

Hatta öldükten sonra bile... Orada... Daima... Gökyüzü ya da başka boyutların görünmez bir katmanında, yan yana, iç içe iyilik ve adı konmamış bir huzurla harçlanmış biçimde.... 
Bilmekten öte hissetmekle gidilen bir yerde. Enstrümanların adı bilinmese de, hayatta ilk kez duyulan klasik müzikten sulanan gözlerin yağmur damlası olup ışığı yedi renge böldüğü bir yerde....
Cehalet ve bilgeliğin hiçbir anlam ifade etmediği bir yerde... Oğuz Atay nerede duruyorsa, orada...

Tutunamayıp nereye düştüyse orada.... Belki de düşmeyip yerçekiminden muaf olduğunu fark ettiği anda... Tutunarak değil, uçuşarak gittiği yerde...''

12 Aralık 2015 Cumartesi

BLOGCUNUN NOT DEFTERİ (2015-12.12)

YARATICI, DİNAMİK BİR UYARLAMA: STEVE JOBS

2011'de yaşamını yitiren, teknoloji dünyasının yenilikçi ismi Steve Jobs'un hayatı; 2013 yılında, fiziksel benzerliğiyle de dikkat çeken Ashton Kutcher'ın başrolünde yer aldığı Joshua Michael Stern filmi ''jOBS'' ile beyazperdeye taşınmıştı.

İki yıl sonra ise, şimdi Danny Boyle'un yönetmen koltuğunda oturduğu, senaryosu Aaron Sorkin'in güçlü kalemine teslim edilen, Walter Isaacson'un aynı adlı biyografisinden uyarlanan etkileyici bir yapımla bir kez daha beyazperdeye taşındı. Bu kez çok farklı.

Hiç lamı cimi yok, muazzam bir uyarlama olmuş.
Film, Jobs'un kariyerine genel bir bakış atmaktansa, kariyerinin özel anlarına yoğun bir anlatımla yaklaşmayı seçmiş ve nefis olmuş. Seri diyaloglar, bir an düşmeyen tempo, karşılıklı döktüren performanslar.
Bu sayede ve tabii ki Sorkin'in elinden çıktığını belli eden diyaloglarıyla 2013 yapımı jOBS'un çok önünde bir film olmayı başarıyor. Adeta uyarlama böyle olur dedirtiyor.

Zaten Aaron Sorkin'in diğer işlerine aşina olanlar, bu filme de zorlanmadan, daha ilk dakikadan adapte olacaklardır. Filmin dokusuna hakim olan Sorkin etkisi kendisini öyle belli ediyor ki, kalemiyle filmin, yönetmenin, oyuncuların önüne geçiyor Sorkin. Böyle bir muazzam etkiyi de Sorkin'den başkası bırakamazdı. Bu film ne Boyle ne de Fassbender filmi. Tam olarak Aaron Sorkin şaheseri diyebiliriz.

Performanslara gelirsek; Michael Fassbender kusursuz bir Steve Jobs portresi sunuyor. Kıvrak zekası, hırsı, zaafları, dakikliği ile etten kemikten bir Jobs olmayı başarmış. Bu ödül sezonunda adını çok duyacağız gibi. Nitekim, geçen gün açıklanan Altın Küre ödüllerinde de bu performansıyla aday gösterildi.

Sadece endamı bile yeten Kate Winslet de Fassbender'dan aşağı kalmıyor. Joanna Hoffman rolündeki performansıyla Fassbender'in ekürisi olarak film boyunca şahane bir performans ortaya koyuyor. Fassbender ile olan karşılıklı sahneleri ayrı bir zevkti. Aralarındaki kimya sayesinde, enerji seyirciye de yansıyor.

Son noktada, ''Steve Jobs'' güçlü senaryosu, yönetmenliği ve oyunculuklarıyla bir şov sunuyor. Haftanın  kaçırılmaması gereken vizyon filmi.
İyi seyirler.
Puanım: 8.3

CEMİL KAVUKÇU'DAN YENİ KİTAP: O VAKİT SON MİMOZA

Türk edebiyatında öykü denilince akla gelen ilk isimlerden biri şüphesiz Cemil Kavukçu.
Ve yine şüphesiz, yeni kitabı ''O Vakit Son Mimoza'' ile bir kez daha okurun yüreğine işleyecek.

''İçeri girdiğimizde boş gözlerle tavana bakıyordun. Sonra bize döndün, gülümsemeye çalıştın. Sana başka bir gözle bakıyordum artık. Yalnız ben değil, hepimiz öyle bakıyorduk. Bizi kandırmıştın. Ama en acısı, hiçbir şey olmamış, hastaneye yatacağın güne kadar gizli gizli içmemişsin gibi kandırmaya devam ediyordun. Ne yapabilirdik? Bu koşullarda kızamaz, eleştiremez, kalbini kıramazdık. Olan olmuş, her şey bitmişti artık.

O Vakıt Son Mimoza, Cemil Kavukçu'nun belki en hüzünlü kitabı. Alkol bağımlılığı nedeniyle hastaneye yatırılmış bir dost, zaman kavramını yitirmiş yaşlı bir anne, batmak üzere bulunan, hedefsiz, menzilsiz bir gemiye toplanmış düşsel çocukluk kahramanları… Kavukçu'nun, yaşamı her yönüyle kavrayan, her duygunun hakkını veren öykülerinde sıra hüzünde… Ama okuyunca göreceksiniz; en umutsuz anlarımızda bile bahçemize bir fidan diker, bir sokak hayvanıyla dost olur, ölüm döşeğinde gülümseriz. Çünkü insan asıl umudunu kaybettiği zaman ölür. ''

5 Aralık 2015 Cumartesi

BLOGCUNUN NOT DEFTERİ (2015-05.12)

COLDPLAY DÖNDÜ: A HEAD FULL OF DREAMS

Coldplay yedinci stüdyo albümü ''A Head Full of Dreams'' ile geri döndü.
Geçtiğimiz haftalarda albümden ''Adventure of a Lifetime'' isimli parçayı paylaşan grup, 11 şarkıdan oluşan albümün tamamını yayınladı.

1. "A Head Full of Dreams"  

2. "Birds"  

3. "Hymn for the Weekend"  

4. "Everglow"  

5. "Adventure of a Lifetime"  

6. "Fun" (featuring Tove Lo)

7. "Kaleidoscope"  

8. "Army of One"

9. "Amazing Day"  

10. "Colour Spectrum" 

11. "Up&Up"  

Ancak albümle ilgili bir gelişmeyi belirtmekte fayda da var. Kasım ayında Adele yeni albümü 25'i Spotify'da yayınlamama kararı almıştı. Aynı durum maalesef burada da var. Coldplay de şimdilik yeni albümünü Spotify'da yayınlamadı. Bu tarz örnekler çoğalacak mı bilmiyoruz ama bu gidişat Spotify vb. müzik platformlarının aleyhine. Bakalım ne zamana kadar böyle devam edecek, merak konusu.

YILIN EN İYİ YERLİ FİLMİ: SARMAŞIK

Gönül rahatlığıyla yılın en iyi yerli filmi diyebileceğim bir yapıt: Sarmaşık
İlk uzun metraj filmi ''Gişe Memuru'' ile dikkatleri çeken genç yönetmen Tolga Karaçelik, ilk filmindeki yönetmenliğinin üstüne çok şey ekleyerek ortaya muazzam bir iş koymuş.
Yönetmenlik, oyunculuk, kurgu, tempo, kısacası her şey şahane bu filmde.

''Sarmaşık'' isimli gemi, ekonomik çıkmazlar, problemler sonucu, kalan 5 mürettabat ve kaptanıyla uluslararası sularda, limana demir atmış, belirsizlik içinde beklemektedir.
Mürettabat için başta eğlenceli bir mola olan bu belirsizlik, zamanla gerilime dönüşür ve mürettabat arasında sert tartışmalara yol açar.

Fazlasıyla etkileyici oyunculuklardan gücünü alan film özellikle Özgür Emre Yıldırım ve Nadir Sarıbacak'ın akılda kalan performanslarıyla zihne kazınıyor ve tüm övgüleri hakediyor.  Muazzam bir deneyim. Üst düzey gerilim, üst düzey oyunculuklar, tek mekanda baştan sona sekmeyen senaryo.

Haftanın en iyi vizyon filmi olan bu filmi ıskalamayın ve mutlaka sinemada izleyin.
İyi seyirler.
 Film puanı: 9.0



3 Aralık 2015 Perşembe

BİR YAZAR BİR KİTAP: HARİTA METOD DEFTERİ

“Geçmişi yalnızca ondan bir şey inşa edecekseniz anmalısınız,” demiş eski ustalardan biri. Ben kendi payıma geçmişimden bunu yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim.

Ömrünün yıllarla ölçülen süresi “kaç ortalı” olursa olsun, yaşamı boyunca kendine çizdiği yol haritasını izleyerek bıkmadan usanmadan ders çalışan, elinden kolundan, kucağından defter, kitap, kalem eksik olmayan “bir çocuğun” anılarını yazdığı kitaba Harita Metod Defteri adının yakışacağını düşündüm. Umarım okunması, yaşanmasından daha güzel bir hayatın kitabı olmuştur.

-Murathan Mungan-

2 Aralık 2015 Çarşamba

BLOGCUNUN NOT DEFTERİ (2015-02.12)

YENİ YILIN AJANDALARI

Aralık ayı bir kez daha geldi. Yine nasıl geçtiğini anlamadan bir yılın daha son ayına girdik. Çok anı biriktirdik. Güldük, hüzünlendik, şaşırdık, filmler izledik, kimileri aklımıza daha çok kimileri daha az kazındı. Tekrar tekrar dinleyeceğimiz şarkılar keşfettik belki de, muazzam albümler dinledik. Altını çizdiğimiz, dönüp dönüp tekrar elimize aldığımız kitaplar okuduk.

Ve Aralık ayı biraz da yeni yılın ajandalarına göz gezdirmek demek. Günlerini plana bölmeyi, notlar almayı, bir şeyler karalamayı sevenler için markalar 2016 ajandalarını vitrine koydu.
Yerli üreticiler arasında Ece'den Keskin Color'a, Kırmızı Kedi'den, Metis'e uzanan geniş yelpaze varken, ithal markalar arasında da klasik markalardan olan Moleskine'den Paperblanks'a seçenekler mevcut.

Ben henüz karar veremedim ama Moleskine yeni modelleriyle yine ağır basıyor biraz. Bu arada not defterlerini severek kullandığım zarif modeller sunan Paperblanks'a göz atmanızda da fayda var derim.

SPIELBERG'DEN IŞILTILI DÖNÜŞ

Steven Spielberg; 10 yıl sonra Munich estetiğinde, yetkinliğinde bir filmle geri döndü: Bridge of Spies

Soğuk Savaş'ın ortasında ABD ve Sovyetler arasındaki bir diplomasi krizini, bir avukatı (Tom Hanks) eksenine alarak anlatan Bridge of Spies'in senaryosunda Coen Kardeşlerin imzası bulunurken (Matt Charman ile birlikte) görüntü yönetmenliğinde ise Spielberg'in daha önce de bolca çalıştığı Janusz Kaminski bulunuyor.

Beklentileri kesinlikle karşılıyor Bridge of Spies ve Spielberg filmografisinde önemli bir yere konumlanıyor. Kaminski'nin de şahane katkısıyla başarılı bir dönem atmosferi, Coen'lerin senaryosu, sekmeyen bir kurgu ve Tom Hanks'in her zamanki kalbürüstü performansıyla ortaya ''şık'' bir dönem filmi çıkmış.

Fakat, burada özellikle Mark Rylance'a bir parantez açmak lazım. Tom Hanks'in yanında ezilmeyen performansıyla filmin dikkat çeken ismi oluyor. Aday olur mu? Keşke olsa. Hak ediyor.

Senaryodaki Coen etkisinden midir bilinmez, film Spielberg'in alameti farikası olan Amerikan milliyetçiliğine övgüden uzak ilerliyor. Bu yönden Spielberg filmografisinin en başarılı filmi olan Munich gibi dengeli bir anlatım kurmayı başarıyor. Bu yüzden hem nalına hem mıhına vuran ilk yarıyı daha çok sevdim. Zira ikinci yarıda, özellikle sonlara doğru klasik Spielberg dokunuşu hissediliyor. Kahramanlık teması, milli marş ve kapanış.

Bridge of Spies; 2000'lerdeki en iyi filmi olmasa da, zeki ama tembel yönetmen Spielberg'in hala formda olduğunu ispatladığı bir film olmuş. Filmografisinde sağlam bir yer edinecektir. Benim için hala en iyi filmi ''Munich'' olsa da Bridge of Spies'i da 2000 sonrası en iyi Spielberg filmleri arasında gösteririm.

Film, muhtemelen Oscar yarışına da dahil olacak. Zafer onun olur mu? Olsa sevinirim ama meydan boş değil, sağlam rakipleri var. Zor, bekleyip göreceğiz.

2000 sonrası Spielberg Top 3: 1) Munich 2) Terminal  3) Bridge of Spies

Film puanı: 8,1

ADELE'DEN ''25'' 
Adele'nin yeni stüdyo albümü ''25'' geçtiğimiz haftalarda çıkmıştı ve çıkar çıkmaz fırtına gibi esti desem abartı olmaz. Çünkü ABD'de muazzam bir satış yaparak ''En hızlı satan albüm'' rekorunu kırdı.

Fakat Spotify ve Deezer kullanıcılarına kötü haber var. ''25'', bu platformlardan dinlenemeyecek.
İleride bir değişiklik olur mu bilinmez ancak şimdilik dijital ortamda sadece Apple Music kullanıcıları dinleyebiliyor.


ROTRING ESPRIT 0.5

Kalemleri severim, koleksiyon yapmaya bayılırım. Uzun zamandır aradığım, kovaladığım, üretimi durdurulmuş bir kalemi daha bugün itibariyle ekleyebildim koleksiyonuma: Rotring Esprit 0.5
Metal gövdesi, bir düğmeyle içeri giren mekanizması ile 80'lerden bir Rotring üyesi.




1 Aralık 2015 Salı

İYİYİM, SEN NASILSIN?

-Naber?
-İyiyim, sen nasılsın?

Hep ezbere diyaloglarla geçiyor günlük rutinimiz. İçimiz kan ağlasa bile insanlara söylediğimiz yalan sözler, yüzümüzdeki gülümsemeler.

Halbuki doğru cevabı birinden bekler gibi herkes. Sanki biri çıkıp ''İyi değilim'' diyebilse, devamı gelecekmiş gibi. Sanki o zaman rahatlayan insanlar birbirlerine yalan söylemeyi kesecekmiş gibi. O kıvılcımı, dürüst cevabı bekler gibiyiz.

Sanki tüm gün maskeli bir balodayız ama bitmiyor...

7 Kasım 2015 Cumartesi

BİR YAZAR BİR KİTAP: HİKAYEDE BÜYÜK BOŞLUKLAR VAR

Hakan Bıçakcı'dan; gülümseten, kahkaha attıran, şaşırtan, bazen de bir satırıyla sızı bırakan sürreal öyküler: Hikayede Büyük Boşluklar Var
Gerçek dışı, bir o kadar da insana dair, eşsiz hayal gücüne dalıp gittiğimiz öyküler sunuyor Hakan Bıçakcı.

Coşkun bir deniz gibi tabiri caizse. Her bir öyküde, her bir sayfada okuru sarıp sarmalamayı başarıyor Bıçakcı. Tekrara bir kez olsun düşmeyen hikayeler sunuyor bize.


Naçizane tavsiyem, mutlaka vaktinizi ayırın bu güzel öykülere

2 Kasım 2015 Pazartesi

KİTAP AYRACI

Yanılmıyorsam 3 yıl kadar oldu. Kitap Fuarından almıştım. Çok da dikkate etmedim hani. Alelade bir kitap ayracı en nihayetinde dedim.

Sonra o ayraçla sayfaların arasında kayboldum. Kimi zaman uyuyakalırken, bekledi usulca kitabın arasında. Edebiyat macerama ortak oldukça, ayrı bir ilişki kurdum ayracımla (Dikkat, buraya artık iyelik eki geldi).
Evet, artık alelade bir ayraç değildi. Sığındığım edebiyat dünyasında bana eşlik eden biricik şahsi eşyamdı.
Severim ben zaten eşyalara anlam yüklemeyi. Buna da yükledim fazlasıyla.

Bir keresinde üç ay kayboldu ortadan. Bir türlü bulamıyorum. Delirmemek mümkün değil. Yerine gidip başka bir ayraç da alamıyorum. Sinmiyor içime. Bekliyorum ki bir yerlerden çıksın.
Çıkıyor da nitekim. Tam ümidi kesmişken. Tam üç ay sonra.

O zamandan beri daha bir özenle koruyup kolluyorum. Birlikte çok kitap devirdik, daha da deviririz.

Kitap ayracı önemlidir.

31 Ekim 2015 Cumartesi

İLLÜSTRASYONLU HARRY POTTER SERİSİ TÜRKÇE'DE

Daha önce Harry Potter'in yeni kapak tasarımlarıyla yeniden Yky etiketiyle raflara çıkacağı haberine yer vermiştim blogda. Nitekim çıktı da.

Şimdi ise bir başka gelişme var Harry Potter dünyasından. Yky, yurt dışında çıkan Jim Kay imzalı İllüstrasyonlu Harry Potter serisine de kayıtsız kalmadı ve Türk okurlarının beğenisine sunuyor bu ay.

Şimdilik online kitap satış sitelerinde ön siparişe sunulan serinin birinci kitabı Felsefe Taşı, 6 Kasım itibariyle satışa çıkıyor. Kitabın etiket fiyatı ise 60 tl.

Serinin ikinci kitabı Sırlar Odası'nı illüstrasyonlu versiyonla okuyabilmek için ise bir dahaki yıla kadar beklememiz gerekecek.

27 Ekim 2015 Salı

BİR YAZAR BİR KİTAP: ENGİNLİK SERİSİ- LEVIATHAN UYANIYOR

Bilim-kurgu meraklılarının son zamanlarda muhtemelen aşina oldukları bir kitap: Leviathan Uyanıyor.
Yazarlar Daniel Abraham ve Ty Franck'in ''James S.A. Corey'' mahlasıyla çıkardıkları Enginlik Serisinin ilk kitabı.

Kitap 2013 yılında İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılırken, serinin ikinci kitabı ''Caliban'ın Savaşı'' da aynı yıl Türk okurlarının ilgisine sunulmuştu.

Kitaptan bahsetmemin ise bir başka sebebi var.

Amerikan ''Syfy'' kanalı seriyi ''The Expanse'' adıyla televizyona taşıyor. Aralık ayından itibaren izleyiciyle buluşacak olan dizinin ilk sezonu 10 bölümden oluşacak. Ayrıca dizinin şimdiden ikinci sezon onayını aldığını da belirtmek gerek.

Senaryosunda özellikle, Children of Men'de imzası bulunan Hawk Ostby ismiyle dikkat çeken seri, oldukça ses getireceğe benziyor.

Kitap tanıtım bülteninden:

İnsanlık güneş sistemini Mars'ı, Ay'ı, Asteroit Kuşağı'nı ve de ötesini kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir.

Jim Holden Satürn'ün halkaları ile Kuşak'taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında korkunç bir sırla karşılaşırlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır.

Dedektif Miller bir kızı aramaktadır milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli'ye ve isyancı sempatizanı Holden'a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar.

Holden ile Miller'ın Dünya hükümeti, Dış Gezegen devrimcileri ve gizli şirketler arasındaki ince bir çizgide yürümeleri gerekmektedir ve şans onlardan yana değildir. Fakat Kuşak'ta farklı kurallar geçerlidir ve küçük bir gemi bile evrenin kaderini değiştirebilir.


24 Ekim 2015 Cumartesi

BLOGCUNUN NOT DEFTERİ

*''Yurdu etkisi altına alan soğuk hava dalgası...'' ile başlayan klasik haber bülteni cümleleriyle başlamayacağım lafa ama havalar böyle çok güzel, pek güzel. Sıcak havaları hiç mi hiç sevmeyen bünyem bu aralar rahat bir nefes alıyor. Gri atmosfere yağmur da eşlik edince tadından yenmedi. Doğa anadan dileğim, biraz daha böyle devam etsin.

 Çıkın, güzel bir doğa yürüyüşü yapın, Markete dalıp sahlep, sıcak çikolata, kahve vesaire        stoğunuzu yapın. Olmadı Instagram tutkunuysanız bol bol fotoğraf çekin, #rain, #cloudy etiketiyle paylaşın falan.
Daha da güzeli, varsa bisiklet, alın bisikletinizi atın kendinizi dağa taşa. Ben bu hafta sonunu şahsen böyle geçireceğim.

*MUSTANG

Fransa'nın Oscar adayı, Deniz Gamze Ergüven filmi ''Mustang'' dün gösterime girdi. Gittim, izledim.
Sonuç: Çok şey anlatmaya çalışan ama anlattıklarının içinde kaybolan, izleyiciye ''kör göze parmak'' misali anlatım sunan bir film Mustang.

Toplumun kadın birey üzerindeki baskısına dair bir şey anlatma çabası var ama çok şeyi de ıskalıyor film. Ayrıca başka eleştirilerde de belirtilmiş, Filmdeki ''baskı'' mevzusu biraz daha Avrupai kalıyor, sadece bir Türkiye senaryosuna adapte edilmiş gibi. Böyle olunca da filmde yapay gözüken çok mevzu var.

Ancak ortada tüm bunlara rağmen iyi bir ilk yönetmenlik performansı olduğu kesin. Mehmet Açar da filmle ilgili kritiğinde belirtmişti. Bu senaryo, daha kötü bir yönetmenin elinde sürünebilirdi.
Deniz Gamze Ergüven'in Mustang'den daha iyi filmler yapacağını umuyorum.

*YEKTA KOPAN'LA NOKTALI VİRGÜL

Yekta Kopan, uzun bir ara verdikten sonra ''Noktalı Virgül'' programı ile, internet ortamında programcılık hayatına geri döndü. Geçen yılki +1 tv günlerinden sonra merakla bekliyordum yeni programını. Yeni mecra, yeni içerik kesinlikle beklediğime değdiğini gösterdi. Şimdilik üç program yayınlandı. Bu hafta Kanyon'a taşınan Dot ekibini konuk etti.

Belirtmeden olmaz. Kanala abone olmanız programın bu mecradaki yayın hayatının devamlılığı için oldukça önemli.
Youtube üzerinden, motto müzik kanalından takip edebilir ve abone olarak destek verebilirsiniz. Benden söylemesi.
https://www.youtube.com/user/mottomuzik/featured

*SHAMELESS DÖNÜYOR

Showtime'in nadide güzelliği Shameless'dan da yeni sezon teaser'ları yayınlandı. Gallagher ailesi 6. sezonuyla 10 Ocakta geri dönüyor.


Benden havadis böyle.
 İyi bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle

7 Ekim 2015 Çarşamba

EDITORS'DAN YENİ ALBÜM: IN DREAM

İngiliz topluluk Editors, 5. albümü In Dream'i geçtiğimiz günlerde yayınladı.
Bu yıl gördüğüm en güzel albüm kapaklarından biriyle dinleyicisini selamlayan albümün şarkı listesi şöyle:

1. "No Harm"
2. "Ocean of Night"
3. "Forgiveness''
4. "Salvation"
5. "Life Is a Fear"
6. "The Law"
7. "Our Love"
8. "All the Kings"
9. "At All Cost"
10. "Marching Orders"

6 Ekim 2015 Salı

BİR ALBÜM: TURN ON THE BRIGHT LIGHTS

1998 Yılında kurulan Interpol topluluğun 2002 çıkışlı ilk albümü.
Her halinden uzun süre demlendiği, çok emek verildiği belli olan bir albüm. Daha ilk parçası ''Untitled'' ile nasıl riskli, deneysel ve hipnotize edici bir albümle karşılacağınızın sinyallerini veriyor.

Dinledikçe hipnotize eden ritmler, sakin, usulca akan parçalar. Vokalde Paul Banks'in etkileyici sesi.

''Turn On The Bright Lights'' her halleriyle farklı Interpol'un dinlenilmesi gereken ilk albümü.

4 Ekim 2015 Pazar

FİLMEKİMİ 2015

Ekim ayı, sinemaseverler için sadece sonbaharın bir parçası değil elbette. Heyecanla beklenen Filmekimi demek aynı zamanda.

2 Ekim Cuma itibariyle İstanbul ve Ankara programı ile açılışı yaptı Filmekimi. Cannes'de, Venedik'te ve çeşitli prestijli festivallerde boy gösteren, ödüller alan filmler Türkiye Prömiyerini Filmekimi'nde yapacak ve sinemaseverler merakla bekledikleri filmleri vizyonda önce buradan görme şansı elde edecek.

Tabii şimdi artık maraton başlamışken, ben de oturdum ve herkes gibi programın içinden beni en çok heyecanlandıran, görmek için sabırsızlandığım filmleri listeledim. Tabii bunun 5 günlük kısıtlı İzmir programının elverdiği kadar olduğunu belirtmem gerek.

1) SON OF SAUL

Aslında liste sıralı değil ama yine de birinci sıraya koyacağım, izlemek için en çok can attığım film belli: Son of Saul

Bu yılın çok konuşulan filmlerinden olan Macaristan'ın bu yıl Oscar adayı olan film; hakkındaki ''Bu zamana kadar yapılmış Soykırım filmlerinden oldukça farklı ve çarpıcı'' ve benzeri yorumlarla kendini epey merak ettiriyor.


2) THE PROGRAM                                                                                                                                   
Bir spor efsanesinden bir spor skandalının başrolü haline gelen Louis Armstrong; yükselişiyle ve düşüşüyle beyazperdede. Ben Foster'ın performansı ve Stephen Frears'ın yorumuyla. Bu etkenlerin hepsi zaten neden merakla beklendiğini açıklıyor.                                                                                                                                                                                                                                                      
                                                                                       

3) THE LOBSTER                                                                                                                             

Yine büyük bir iştahla, merakla beklediğim filmlerden biri. Şüphesiz Filmekimi seçkisindeki en dikkat çeken yapımlardan biri. Yorgo Lanthimos'un nasıl bir iş çıkardığını görmek için sabırsızlanıyorum. Zaten festivalin ilk gününden sosyal medyaya düşen yorumlar da filmin ne kadar iyi olduğunu belli eden cinsten.


4) DHEEPAN

Jacques Audiard'in Cannes'dan Altın Palmiye ile dönen son filmi ''Dheepan'' da seçkideki dikkat çeken filmler arasında. Paris'teki üç Sri Lankalı Mülteciyi merkezine alan film, özellikle Avrupa ve Dünya gündemine oturan mülteci sorununun konuşulduğu şu günlerde daha da başka bir anlam taşıyor.


5) KNIGHT OF CUPS

Terrence Malick'in, çoğunlukla olumsuz yorumlar alan 2012 yapımı To The Wonder'dan sonra çektiği son filmi Knight of Cups; Christian Bale, Natalie Portman, Cate Blanchett gibi ünlü isimleri bünyesinde barındıran bir film. 2011'de uzun bir aradan sonra çektiği ve özellikle nefis sinetografisi ile görsel bir anlatı sunduğu ''Tree of Life'' sonrası umarım yine benzer bir hazzı yaşatır Malick.


6) EL CLUB

2015 Berlinale'den Büyük Jüri Ödülü ile dönen Pablo Larrain'in son filmi El Club; aynı zamanda bu yıl Şili'nin Oscar adayı. Katolik kilisesine sert eleştiriler yönelten ve mizahı da elden düşürmeden karanlık bir atmosfer oluşturmayı başaran film bu yıl oldukça ses getirdi. Benim de merak listemde.


7) YOUTH

2 Yıl önce ''La Grande Bellezza'' ile sinemaseverleri büyüleyen ve En iyi yabancı film Oscar'ını kucaklayan Paolo Sorrentino'nun ünlü oyunculardan oluşan kadrosu ve çektiği ilk ilngilizce film olmasıyla dikkat çeken Youth'da Michael Caine, Harvey Keitel, Rachel Weisz, Paul Dano ve Jane Fonda yer alıyor.



8) MISTRESS AMERICA

                             Son üç yıla Frances Ha, While We're Young gibi iki güzelliği sığdıran, samimi, tabiri caizse ''şeker gibi'' filmlerin yönetmeni Noah Baumbach bu yıl da ''Mistress America'' ile kaldığı yerden devam ediyor. Merakla beklenıyor elbette.


9) CAROL

Bu yıl Cannes Film Festivali'nde başrol oyuncularında Rooney Mara'ya en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandıran Amerikan Bağımsız Sinemasının önemli isimlerinden Todd Haynes'in son filmi ''Carol'' gittiği her festivalde çok konuşulmuştu. Belli ki Filmekimi'nde de en çok konuşulan filmlerden biri olacak.


                  10) RAMS (HRUTAR) 
                               
İzlanda'nın Oscar adayı Rams (Hrutar), Cannes'dan Belirli Bir Bakış Ödülü ile dönerek dikkatleri üzerine çekmişti. Kuzeyin soğuk havasına ters şekilde sıcak, mizahi bir hikaye barındıran film Filmekimi'nde izlenebilecek.


13 Eylül 2015 Pazar

ABLUKA'YA VENEDİK'TEN ÖDÜL

Film Festivalleri; yerinde takip edemeyen biz zavallı, meraklı izleyiciler için biraz da aylar sonrasına izlenilmek üzere not alınan, merak edilen filmler demek ve tabii en çok da uluslararası arenada boy gösteren yerli filmler demek.

Dün 72. Uluslararası Venedik Film Festivali'nde merakla beklenen ödüller sahiplerini buldu. Festivalin başından bu yana gündemden düşmeyen, olumlu yorumlar alan Emin Alper filmi ''Abluka'' geceden Jüri Özel Ödülü ile ayrıldı.

Türk sinemaseverler için şüphesiz bu yılın en merak edilen yerli filmlerinden biri olarak not edilen Abluka bir kenarda dursun, gecenin geri kalan ödülleri de şöyle:


Altın Aslan:

"Desde Alla"// Lorenzo Vigas


Gümüş Aslan – (En iyi Yönetmen)

Pablo Trapero / El Clan


Büyük Juri Ödülü:

Anomalisa" / Charlie Kaufman and Duke Johnson


Coppa Volpi En iyi Kadın Oyuncu Ödülü:

Valeria Golino / Per Amor Vostro



Coppa Volpi En iyi Erkek Oyuncu Ödülü:


Fabrice Luchini / L’hermine



Marcello Mastroianni Ödülü: ( En iyi Genç Oyuncu)

Abraham Attah / Beasts of No Nation


En iyi Senaryo Ödülü:

 Christian Vincent / L’hermine



Özel Juri Ödülü:


Abluka / Emin Alper



Geleceğin Aslanı Ödülü: ( En İyi İlk Film)

The Childhood of Leader / Brady Corbet


Orizonti Ödülleri:

En iyi film: FREE IN DEED / Jake Mahaffy

En iyi Yönetmen: Brady Corbet 

Özel Juri Ödülü: Neon Bull / Gabriel Mascaro

En iyi Oyuncu: Dominique Lebornein (TEMPÊTE)

En iyi Kısa Film: BELLADONNA / Dubravka Turic

11 Eylül 2015 Cuma

HARRY POTTER'A YENI TASARIMLAR

Raflarınızda yer açın.
Çünkü Yky basımlarında 2001'den bu yana aşina olduğumuz, kitaplıklarımızı süsleyen Mary GrandPré tasarımlarına veda ediyoruz.

Yky; bu haftadan itibaren yeni Bloomsbury çizimlerinin kullanılacağı yeni baskıları okuyucuların beğenisine sunuyor.

Daha önce İngiltere'de satışa sunulduğundan zaten takipçileri için sürpriz olmadı fakat ben özellikle Sırlar Odası ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın çizimlerini sevdiğimi söyleyebilirim.

Bu kapakların dışında ekim ayında Scholastic yayınları tarafından da yeni bir kapak tasarımıyla tekrar satışa sunulacak ki o kapakları daha çok beğendiğimi de söylemeliyim. Fakat ne yazık ki biz Bloomsbury tasarımıyla yetineceğiz gibi görünüyor. Yky'nin henüz ekim ayında sunulacak kapakları kullanmaya yönelik bir planı ve açıklaması şimdilik yok.

Yky'nin kullandığı yeni tasarımlar:

Ve Scholastic tarafından ekim ayında kullanılacak yeni tasarımlar:


10 Eylül 2015 Perşembe

BİR YAZAR BİR KİTAP: BİZ YAŞARKEN...

Uzun zamandır, bir kitap için bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum.
Encore yayınlarından oldukça güzel bir çalışma raflardaki yerini alıyor.

 Bir zamanlar mikrofon başında seslerini duyduğumuz o güzel insanları okuyabileceğimiz bir kitap zaten nasıl heyecanlandırmaz insanı?

Neşet Ertaş'dan, Tuncel Kurtiz'e, Hrant Dink'e, Kazım Koyuncu'ya, Nuh Köklü'ye kadar geniş bir isim yelpazesi diyeyim siz anlayın bizi nasıl bir kitabın beklediğini.

Arka Kapak:

"Öyle ya da böyle, Açık Radyo yirmi yıldır konuşuyor... Durmadan konuşuyor. Milyonlarca, yüz milyonlarca, hatta belki de milyarlarca kelimeyle, heceyle, sesle, sedayla, tınıyla ve notayla kesintisiz konuşuyor..."

Açık Radyo'nun 20. yılı vesilesiyle hazırlanan Açık Radyo Kitaplığı'nın ilk kitabı olan Biz Yaşarken..., radyo dalgalarından yayılan sözlerin bir kısmını bir araya getiren bir "hatıra kitabı." Biz yaşamaya devam ederken artık aramızda olmayan "konuşmacılar"ı, yolu radyodan geçmiş o kıymetli insanları sevgiyle yad ediyor bu kitap. O güzel insanlar artık aramızda yoklar ama sesleri, fikirleri ve kağıda dökülmüş "cümleleri" aramızda yaşamaya devam ediyor.

Aslında bu kitabı anlatacak en güçlü tarif Neşet Ertaş'ın Bozlak üzerine söyledikleridir:

"Bozlak, bir feryattır efendim. Bozlak bir bağırtıdır, yüreğini dışarıya atmaktır. Bozlağın anlamı budur. İçinden geldiği gibi bağırır, söyler. Ölçüsüzdür. İçinden geldiği gibi söylenen bir havadır bozlak. Ölçüsü yoktur. Aşk dokunsa da yıpratmaz, incitmez. Aşk uyarıcıdır. İnsanın yüreği uyandığında, insan kendine gelir. ... Acı da söylense, aşkla söylendiğinde dokunmaz, hissettirir. ... Duygusuz söz, aşksız söz tuzsuz aşa benzer, içe sinmez."

Bundan sonra da, bir yandan "kainatın bütün seslerini" radyoda ağırlamaya devam ederken, bir yandan da program kayıtlarında biriken sözleri kağıda dökmeye devam edeceğiz. 

İtiraf ediyoruz: SÖZ UÇAR YAZI KALIR!

Ornette Coleman
Neşet Ertaş
James Baldwin
Bakır Çağlar
Aykut Barka
Nuh Köklü
Kâzım Koyuncu
Hrant Dink
Serol Teber
Tuncel Kurtiz
Madam Melpomeni


11 Ağustos 2015 Salı

ROBIN WILLIAMS...

Tam bir yıl oldu Robin Williams bu dünyayı yaşamaya değer bulmayarak terkedeli.

Net olarak söyleyebilirim ki Robin Williams olmadan dünya daha kötü bir yer. Bu duyguyu izleyiciye veren bir aktör nadir bulunur.

Bize yine rolleriyle, dimdik duruşuyla ilham, cesaret verecek biri lazım Robin Williams ve şurası kesin ki sen öldüğünden beri öyle biri henüz yok.

21 Temmuz 1951- 11 Ağustos 2014



30 Haziran 2015 Salı

NOKTA ANA'NIN AĞIDI

Bu toprakların türküleri yüzyıllardır bu toprakların insanının, analarının acılarını, umutlarını, hayallerini taşıyor sözlerinde, bestelerinde.
Bir toplumun hafızasıdır türküler. Hiç eskimezler bu yüzden. Nice yöre insanı duygularını aktarmıştır dizelere. Bu yüzden samimidir hepsi, son derece gerçektir.

Neden türkülerden bahsetmek istedim?
Şu sıralar sıkça aklıma düşen, çok sık dinlediğim türkülerin başında Karadeniz yöresinden bir türkü geliyor: Ahmedum veya diğer bir deyişle Nokta Ana Ağıdı.

Nokta Ana...
Söylenene göre ölene dek oğlu Ahmet'in arkasından ağıt yakmış yüreğindeki evlat acısıyla.
Rivayet odur ki; 400 kıtaya ulaşmış yüreğindeki evlat acısının ağıdı ancak günümüze gelene dek 100 civarı kıtası ulaşmış.

Türkü hakkında iki farklı ama benzer hikaye var aslında. Bunların en yaygın olanı ise;
Genç yaşta dul kalan Çamlıhemşinli Nokta Ana'nın hayattaki en değerli varlığı oğlu Ahmet'tir. Gözü gibi bakar büyütür her ana gibi. Ahmet büyür, gurbet ellere (Eski yöre insanının deyimiyle Kırım'a)
çalışmaya gider. Uzun sürer gurbet hayatı. Nokta Ana'nın gözü yollarda, Ahmet'ini beklemektedir.

Fakat patronuyla arasında tartışma yaşanan Ahmet kısa süreli bir hapis hayatı yaşar. Söylenen odur ki bu duruma çok üzülen Ahmet, hapiste vereme yakalanır ve vefat eder. Ölüm haberi bir mektupla ulaşır Nokta Ana'ya. Oğlunun mezarını almak için kalkar Çamlıhemşin'den gurbet ellere düşer Nokta Ana. Alır oğlunu, getirir köyüne, yanıbaşına gömer. O günden de ölene dek ağıt yakar oğlu Ahmet için.

Bir diğer anlatılagelen hikaye de şöyle:
Genç yaşta dul kalan Nokta Ana; o dönem Kırım Savaşı patlak verince oğlu Ahmet'i Kırım'a, askere gönderir. Fakat Ahmet geri dönemez, şehit düşer.
Köye bir mektupla gelir oğlu Ahmet'in kara haberi. Oğlunun mezarını oralarda bırakmak istemez Nokta Ana. Kalkar, düşer yollara, varır Kırım'a. Oğlunun ölüsüyle döner köyüne ve başlar oğlu Ahmet'i için iç yakan bir ağıda.

İki hikaye böyle. Hangisi ne kadar doğru bilemiyoruz, siz hangi hikayeyi kendinize yakın hissettiyseniz gerçek odur diyelim. Bir gerçek var ki esas; bir ananın ağıdının günümüze dek ulaşmış olduğu.

Bu türküden bahsedip de özellikle Birol Topaloğlu'nu anmamak olmaz. ''Aravani'' albümündeki ''Ahmedum'' yorumunu çok severim. Türküyü en güzel icra eden isimlerdendir.

''Bu dert ile nerelere gideyim?'' der Birol Topaloğlu, alır sürükler insanı.

Eğer siz de hala Nokta Ana'nın ağıdına kulak vermediyseniz bir dinleyin Birol Topaloğlu'ndan

27 Haziran 2015 Cumartesi

DARK PLACES (2015)

Yıl 1985...
Kamuoyunda Priarie katliamı olarak bilinen Kansas'taki bir çiftlikte gerçekleşen cinayette bir anne ve iki çocuğu öldürülür.

Elde sadece bir video kamerayla kaydedilmiş birkaç dakikalık görüntüler ve evin sağ kurtulan en küçük kızının (Libby) mahkemedeki ifadeleri vardır.
Libby'nin (Charlize Theron) ifadeleriyle abisi Ben, cinayetin sanığı olarak tutuklanır ve cezaevine gönderilir.

Aradan yıllar geçer. Libby; Priare katliamının sağ kurtulan çocuğu olarak ülke çapında bir üne kavuşur.

Geçimini, ülkenin dört bir yanından gelen bağışlarla, adına yazılan bir biyografiden gelen kazançlarla sağlamaktadır. Fakat bir gün, hazıra dağ dayanmaz misali Libby'nin hesabındaki para suyunu çekince, gelir elde etmenin yollarını aramaya koyulur. Tam da bu sırada gelen bir telefon can simidi gibi yetişecektir. Ancak aynı zamanda gelen telefonla beraber Libby; bir sır perdesi gibi üzeri örtülen geçmişiyle yüzleşmeye başlayacaktır.

Arayan ''The Kill Club'' isimli, başta kulağa ürkünç gelen bir topluluğun üyesidir ve Libby'e kulüpte konuşma yapması karşılığında 500 dolar verecektir.
Teklifi kabul eden Libby, kulübe vardığında geçmişte işlenen ünlü cinayetlere olan meraklarıyla araştırmalar yapan bir üye profiliyle karşılaşacaktır ve kulüp Libby'den sağ kurtulduğu cinayetin detaylarının aydınlatılması için yardım isteyecektir.

Adını özellikle geçtiğimiz yıl aynı adlı kitabından uyarlanan ''Gone Girl'' filmiyle duyuran Gillian Flynn'in yine senaryosunu kendi üstlendiği, 2009 çıkışlı romanından uyarlanan filmin hikayesi aslında tam da bu noktada ilginçleşiyor.

''The Kill Club''  isimli kulübün işleyişiyle dinamizm kazanan film, bu noktadan sonra barındırdığı gizemi ve soru işaretlerini film boyunca koruyor ve izleyiciyi filmin içine çekmeyi başarıyor.
Bu da şüphesiz yine Gone Girl'de zaten kaleminden çıkan senaryosunu hayranlıkla izlediğimiz Flynn'in marifeti.

Güzel bir fikirden hareket eden film, bu fikri de yavan bir senaryoyla harcamıyor ve çok katmanlı, gerilimin giderek tırmandığı bir senaryo ile sağlam bir temele oturtuyor hikayeyi.

Bu noktadan sonra filmin tek ana karakteri Libby olmaktan çıkıyor ve olayların seyrini Ben, Diondra gibi farklı karakterlerin açısından da görüyoruz. Bu da filmin sürekliliği içinde önemli bir pozitif unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Katliamın 28 yıl sonrasında, 2013 yılında devam eden film, sıkça flashback yöntemine başvurarak katliamın yaşandığı zaman dilimi ile temas kurarak ilerliyor ve yapbozu tamamlıyor.

Filmde satanizme değinilen sahnelerde ise, aklıma 90'larda bizim ülke gündemini de epeyce meşgul etmiş olan, neredeyse her uzun saçlı ve küpeli erkeğin satanist ilan edildiği, haber bültenlerinin bolca nemalandığı (filmde de çok benzer bir tablo mevcut) zamanlar aklıma geldi, gülümsetti.  

Başrollerinde bu yıl daha önce Mad Max: Fury Road filminde de izlediğimiz Charlize Theron bulunuyor. Theron'un sade, abartısız oyunculuğu filmin dramatik yapısına katkıda bulunurken ona Nicholas Hoult, Corey Stoll, Christina Hendricks ve genç kuşağın dikkat çeken isimlerinden Chloë Grace Moretz eşlik ediyor.

Senaryo konusunda film, belki Gone Girl kadar sansasyonel olmasa da yine de oldukça tatmin edici.
Bu gidişle Gillian Flynn'in ve yapımcıların duracağını sanmıyorum. Ufukta bir ''Sharp Objects'' uyarlaması da gözükebilir.

Özetle; ''Dark Places'' dinamik senaryosuyla, oyunculuklarıyla, oldukça iyi, izlenesi bir iş.

77/100

İyi seyirler.


25 Haziran 2015 Perşembe

KAZIM KOYUNCU..

Özledik, çok özledik...
Süslü cümleler bulmaya, başka bir şey demeye gerek var mı?
Özledik işte en basitinden.

Sesini özledik, duruşunu özledik, şarkılarını içten yorumlayışını özledik.

Tam 10 yıl oldu.
Etnik müzik dünyasında açtığı parantezin içini, şimdi yeni müzisyenler, gruplar doldurmaya devam ediyor güzel insanın. Şüphesiz ki o parantez kapanmayacak.

Huzur içinde uyu


Kazım Koyuncu (7 Kasım 1971- 25 Haziran 2005)

22 Haziran 2015 Pazartesi

BİR GÜN DAHA GEÇERKEN...

Dün heyecanla beklediğim kargom nihayet elime ulaştı.
İletişim'in henüz çok taze baskısıyla ve Hasan Fehmi Nemli'nin çevirisiyle: Edgar Allan Poe- Bütün Öyküleri

İletişim'in zaten Dünya klasikleri serisinin ne kadar iyi olduğunu bildiğim için bu baskıyı tercih ederken pişman olmayacağımı biliyordum. Gerçekten de kaliteli bir baskı olmuş.

Bunun yanında özellikle iki cilt halinde yayınlandığı için, taşımayı da kolaylaştıracağından ben İletişim'ı tercih ettim. Dileyen Dost Körpe'nin çevirisiyle tek ciltlik İthaki basımını da tercih edebilir.

Ve bir kitap daha. Bunu İletişim'in ana sayfasında gördüm ve görür görmez heyecanlanmama yetti. Tabii boğazda o tanıdık yumru yine oluştu.

Uğur Biryol'un daha birkaç gün önce çıkan, çok yeni Kazım Koyuncu biyografisi: Kazım'ın Sevdası
Tez zamanda okuyabilmek dileğiyle...

Arka kapak:
"Kazım Koyuncu genç yaşta kaybettiğimiz "iyi" bir müzisyendi: Gelenekselle moderni buluşturmasındaki üstün becerisiyle, müzikal anlamda arayış içinde olmaktan hiç vazgeçmemesiyle, cesurca denemeleriyle, kendine özgü bir tarz oluşturma çabasıyla. 

Beri yandan müzisyenliğinin dışında insani tavır ve duruş olarak da "başka" bir adamdı aslında: Hiç vazgeçmeden doğru bildiğinin peşinden gitmesiyle, dünyanın ilk Lazca rock grubu Zuğaşi Berepe'nin kurucularından olmasıyla, Laz kültürüyle ilişkisiyle, mütevazılığıyla, samimiliğiyle, isyankâr ve boyun eğmez tavrıyla, bir devrimci olduğunun altını çizmesiyle, Trabzonspor taraftarlığıyla, dayanışmacı yanıyla… 

Lazcasıyla Kazimişi Oropa'da yani Kazım'ın Sevdası'nda ağırlıklı olarak Kazım Koyuncu'nun kendi sözleriyle Kazım'ı anlatıyor Uğur Biryol.
 Bunları arkadaşlarıyla, müzisyen dostlarıyla, ailesinden isimlerle yaptığı görüşmelerle zenginleştiriyor. Yaşasaydı memleket müziğine büyük katkılar sağlayacağı aşikâr olan Kazım Koyuncu'nun anısına, onun hayata ve müziğe dair sevdasına daha yakından bakmak için önemli bir kitap. 
                         



20 Haziran 2015 Cumartesi

GÜNLERİN GÖTÜRDÜĞÜ..


Genellikle yeni bir diziye başlama konusunda ketumumdur, hatta takıntı derecesinde manyak diyelim buna. Aynı anda iki diziyi takip ediyor olsam rekor derim buna kendi çapımda.            
Fakat bugün merakıma yenik düştüm ve uzun zamandır uzaktan övgü dolu yorumlarına seyirci kaldığım HBO dizisi True Detective'a başladım.                                                                                                                                                                                                                              
İlk dört bölüm sonunda sonuç pişmanlık oldu tabii ki. ''Böyle bir diziyi neden bunca zaman gözardı etmişim'' düşüncesinin pişmanlığı.  
Tekinsiz atmosferi, sinematografisi, oyunculukları (Özellikle Matthew McConaughey) ile şaheser kategorisine direkt sokacağım bir diziyle karşılaştım.                                                                                                                                                                                                                 
Günün sonunda bir başka bonusu da şöyle bir güzel bir şarkıyı playlist'ime kazandırması oldu.                                                                



Bugün müzik dinlerken ansızın birkaç yıl öncesinde bir şarkı düştü önüme: Morenica        

Ladino Müziğin tartışmasız en güçlü kadın vokallerinden Mor Karbasi'nin iki harikulade albümü ''The Beauty and The Sea'' ve ''Daughter of The Spring'' geldi kaçınılmaz olarak arkasından.                                                                                                                                       
Bazı albümler var ki gerçekten hiç eskimiyorlar. Mor Karbasi'nin albümleri de kesinlikle bu sınıfa giriyor.                                                                                                                                    
                                                                                                                                                                   










18 Haziran 2015 Perşembe

SICARIO'DAN İLK FRAGMAN

Her filmini büyük bir zevkle izlediğim Kanadalı yönetmen Denis Villenueve 2013 yılına iki film sığdırdıktan sonra (Enemy ve Prisoners) 7. uzun metraj filmi Sıcario ile bu yıl da bir hayli iddialı.

Amerika'da 18 Eylülde vizyona girecek olan filmden ilk fragman geldi.

17 Haziran 2015 Çarşamba

BİR YAZAR BİR KİTAP: YALAN YILLAR

Gazeteci-yazar (kendi deyişiyle tirenin iki tarafında da kayda değer başarı gösteremeyen) Can Kozanoğlu'nun Acemi Yıllar'dan 10 yıl sonra çıkardığı, çuvaldızı bolca kendine batırdığı ikinci anı kitabı: Yalan Yıllar

Okuyucuyu 80'lerden bugüne uzun bir medya yolculuğuna çıkarıyor Kozanoğlu ve kitap boyunca dinamik, renkli bir dil tutturuyor.

Yine kendi deyişiyle "Neyin doğru olduğuna inanmak istiyorsanız o doğru, neyin kurgu olduğuna inanmak istiyorsanız da o kurgu"
Nasıl görmek isterseniz öyle...

Arka kapak:

“İlkokul üçüncü sınıf öğrencisi, sınıfın en kısa boylu erkeği, fizik kurallarını biliyordu ha! İşin kötüsü, ikinci sınıftayken eski dili bildiğime, üçüncü sınıftayken fizik kurallarını kavradığıma ben de inanmaya başlamıştım. Tabii ki ne eski dille alakam vardı ne fizik kurallarından haberdardım. Yalnızca başkalarından aldığım iki cümleyi satmıştım. Ama doğru zamanda, doğru yerde, usturuplu biçimde satmıştım. Ben bilemezdim, büyükler de farkında değildi; hayatta ne iş yapacağım o zamandan belliydi. Gazeteci-yazar olacaktım. Gazeteci-yazar oldum gerçekten de. Bana gazeteci-yazar dendi, daha doğrusu. Ama tire işaretinin iki yanında da kayda değer bir başarı sağlayamadım.” Gazetelerde, dergilerde, televizyon kanallarında, entelektüel alemlerde ve romancılık hayallerinin peşinde geçmiş otuz küsur yıl. Uzun bir başarısızlık hikayesi... Magazincilikten haber kanallarına, erotik yayınlarından kültür sanat programlarına, küçük şarkıcılardan büyük patronlara, düğün salonlarından Lübnan dağlarına, uçan tekmelerden başkanın suratında patlayan yumruğa, Bukowski kitaplarından çakma tasavvuf eserlerine, 12 Eylül döneminden AKP’li yıllara...


Can Kozanoğlu, çocukluk yıllarını ve aile çevresini anlattığı Acemi Eğitimi’nden sonra, şimdi de yetişkinlik dönemini, “meslek hayatı” nı anlatıyor. Nasıl görmek isterseniz öyle: hakikate sadık kalınarak yazılmış anılar ya da Yalan Yıllar...


14 Haziran 2015 Pazar

BABALAR VE OĞULLAR...

''Yaşlandık artık biz oğlum'' diyor babam iç çekerek.

Yaşlılığı zaten en iyi yaşlılar anlatabiliyor, tek cümleyle, bir ses tonuyla onlar özetleyebiliyor tüm yaşanmışlığı. Gerisi teferruat. Tüm romanların, tüm şiirlerin yaşlılık tasvirleri yanı başınızdaki saçları ağarmış bir insandan duyulan sözlerin yanında etkili olamıyor.

Önümüzdeki çayları yudumluyoruz sessizce. Benim aklım hala babamın söylediklerinde.

Baba ile arada haddinden fazla yaş farkı olması ister istemez kuşak farkından kaynaklanan bir iletişimsizliğe yol açıyor. Evet, belki düşünüp tarttığım zaman pek de sıkı fıkı bir baba-oğul ilişkisi yaşamadığımızı görüyorum. Arada görünmez bir duvar oldu her zaman.

Ama bazı anlar var ki, hani baba-oğul arasındaki kimyanın garip bir şekilde bir anlık uyuştuğu, annelerin dahil olmadığı, sessizliğin içinde bile çok şey anlatılabilen o anlar.

Bu da öyle bir andı işte. O an içilen çayın bile tadı farklıydı, daha anlamlıydı, aynı odanın içinde daha önce solumadığımız bir hava vardı sanki ve ben o an, anın tadını çıkarmaya karar verdim kıymetini anlamışcasına.

Gözleri dalmış, anılarını düşünüyor babam, bense hala onun söylediklerini.
Anlatmaya başlıyor dağınık anılarının içinden seçip çıkardıklarını. Yeri geliyor gülüyor, yeri geliyor iç çekiyor. Geçip giden hoyrat yıllara bir gezintiye çıkmış, beni de o gezintide bir yolculuğa çıkarıyor.

Dinliyorum çıtımı çıkarmadan. Bir an, onun yokluğunu düşünüyor ve ürperiyorum. Tüm bu düşünceler, onun söyledikleri anın değerini daha da artırıyor.
Kim bilir, belki aramızdaki genel iletişimsizlik halinden dolayı, böyle anlar daha özel geliyor insana. Sık yaşanmayan, bir daha yaşanmama ihtimali korkutan anlar.

Babamı tanımaya çalışıyorum sanki. Her cümlesinde, anısında ona dair yeni şeyler öğreniyorum.
Sonsuz bir gizem aslında. Ne tamamen anlayabileceğim, ne de tamamen yabancı kalacağım. Yakınındayken bir o kadar da uzağında olmak gibi.

Lafını hiç bölmeden dinliyorum.
Sonra çaylar bitiyor ve o kalkıyor, sızlayan ayaklarını ovuşturarak.


Uzaklaşıp gidiyor yanımdan, bendeki tahribatın hiç farkına varamadan.

O 10 dakikalık sohbeti daima hatırlayacağımı bilmeden...



10 Haziran 2015 Çarşamba

BİR YAZAR BİR KİTAP: MESUT İNSANLAR FOTOĞRAFHANESİ

''Burada her şey, herkes birbirine gülümsüyor.

Hiçbir ihtiyar, hiçbir çirkin, hiçbir düşünceli insan resmi yok. Adeta bu fotoğrafhaneye sevinçsiz hiçbir insan ayak atmamış. Yahut fotoğrafçı, bir muvaffakiyet sırrı olarak, makinesinin karşısında candan gülümseyemeyecek müşterisinin fotoğrafını çekmemiş…

Saba’nın öyküleri, şiirleri gibi içimize apayrı bir hüzün veriyor. Gençliğimizi, bütün mutlulukların yarım olduğunu, insanoğlunun yalnızlığından ne etse kurtulamayacağını, dünyamızın sevgiden, anlayıştan uzak bir dünya olduğunu söylüyor, daha doğrusu duyuruyor. 

Kitap boyunca buruk bir tat hayallerimizden ayrılmıyor. Ama bu, Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ndeki hikâyelerini defalarca okumamıza engel değil. O hikâyelerdeki biricik kahramanın hepimizden bir şeyler taşıdığını anlıyoruz.''

9 Haziran 2015 Salı

KİM BU KÖTÜ ADAMLAR?

''Televizyondaki kötü adamlar var ya, şu an kapımın önündeler''

Bir aksiyon filmi repliği aklıma bazı cümleleri, soruları düşürdü. Hangi film olduğu önemli değil, İzlediğiniz birçok filmde duyabileceğiniz tipik cümlelerden biri nasıl olsa.

Sahnenin öznesi bir kadın. Gece vakti; apartmanda yaşayan bir ismi sormak için kapısını çalan, kovalamacanın ortasındaki baba ve oğlunun yüzüne kapıyı kapattıktan sonra, gördüğü yüzlerin polis tarafından bir süredir aranan yüzler olduğunu anlar ve hemen telefona sarılır, telefondaki polise yukarıdaki cümleyi söyler.

Artık içi rahat etmiş, bir vatandaşlık görevini yerine getirmenin iç huzurunu yaşamaktadır. Televizyonlarda ona öğretilen, dayatılan kötü adam profillerini tespit etmiş, buna inanmıştır.

Pek tabii bu adamlar gerçekten de kötü adam olabilirlerdi ama olmayabilirlerdi de. Mesele bu kadının veya bu kadın özelinde toplumun bir hikayenin arkasındaki detayları bilmeden kolayca medyanın gücüyle birilerinin kötü adam olduğuna inanabilmesi.

Mesele devletin tüm kurumlarının (ülke farketmeksizin) medya desteğini de arkasına alarak sizi bir şeylere kolayca inandırabilmesi ve bunu yaparken de sizi vatandaşlık bilinciyle hareket ediyor olduğunuza inandırabilmesi.

En kötüsü de sizin uyuşturulmuş olmanız ve bunun farkında bile olmamanız. Hikayenin detaylarını bilmemeniz ve daha kötüsü bunu merak bile etmemeniz. Size sunulan bilgileri, buzdağının görünmeyenini düşünmeden, muhakeme bile etmeden doğru kabul etmeniz.

Tüm sıkıntılar da bu noktada başlıyor işte, bütün ihtimalleri bir domino taşı gibi yuvarlayan o sıkıntı: Sorgulamamak...

Kim bu kötü adamlar gerçekten? Sistemin bizi olduğuna inandırdığı, görmemizi istediği kişiler mi? Sistemin içindeki bizzat yönlendiren aktörler mi?

Kurumlar ne kadar güvenilir? Televizyon ne kadar güvenilir? Medya ne kadar güvenilir?
Kimlerin kötü adam olduğunu gerçekten öğrenebilir miyiz peki? Yoksa içgüdülerimize uymaktan başka çaremiz yok mudur şu hayatta?

Bir insan gerçekten gördüğü anlık şeyin ''kötü'' olduğuna inanacak kadar kurumlara güvenebilir mi?
Bu güven tehlikeli değil midir peki? Bu koşulsuz teslimiyet hali tehlikeli değil mi?
Peki bu arka arkaya sıralanan soru işaretlerinin cevabı bulunabilir mi?

Tabii bana kızabilir, ''Ne var canım, ihbar da etmesin mi şüphelendiğini'' diye de düşünebilirsiniz veya zaten bahsettiğim meselenin bu basit örnek olmadığını anladıysanız öyle düşünmeyebilirsiniz de. Ben sadece bu örnekten yola çıkarak ikinci sınıf bir aksiyon filmi sahnesi üzerinden gördüklerimi sıraladım.

İkinci sınıf bir aksiyon filmi sahnesi demişken, insan satırların gücüne gerçekten inanıyor (Aynı zamanda sinemaya da). Basit bir sahne, sadece bir cümle, düşünceler silsilesini beraberinde getirip bu satırları da yazdırabiliyor insana işte.

Laf-ı güzaf belki bunlar ama özetle sorgulamak iyidir, satırlar iyidir.




6 Haziran 2015 Cumartesi

VİCDANLARIN TAŞIYAMADIĞI YÜK

Ülke atmosferinin günden güne zehirlendiği bir sürecin daha sonuna yaklaşıyoruz.
Tabii keşke sona yaklaşıyor olmak, başka kirli süreçlerin başlamayacağı anlamına gelse.

Ama bu ülkede kirli süreçler bitmiyor. Vicdanlar her geçen gün biraz daha yaralanıyor. Her gün televizyon ekranlarında gördüğü şeyler karşısında vicdanı sağlıklı bir bireyin delirmemesi mümkün değil.

Öyle kirli bir süreç ki, son on gün, son bir hafta, son birkaç gün derken ülke genelindeki şiddetin, provokasyonun, yalanların dozu daha da arttı.
Öyle ki gördüklerine, duyduklarına ilk etapta inanamıyor insan.

İnsanlar adeta çarpışıyor, seçime bir gün kala hastanelere akın ediyor, hatta ölüyor!

Sadece bir oy için, bir oy için insan neler yapabilir? sınırlarını ne kadar zorlayabilir?  Bu sorunun cevabını izliyoruz adeta. Psikoloji, sosyoloji bilimlerinin cevaplarını açıklamakta resmen halt edeceği bir profil çiziyor ülke. Sosyal bilimler bir araya gelse çözemez bu ülkeyi!

Hani sinema hayatla iç içedir ya, yaşanan gelişmeleri takip ettikçe aklıma bazı filmler geliyor.
The Purge bu filmlerden biri mesela. İzleyenler bilir, uçuk bir örnek mi? Belki evet, ama ben bu ülkede olanları gördükçe bu distopik senaryonun ihtimalini bile yadsıyamıyorum.

Velev ki böyle bir şey yaşansın, bakın görün bu ülkenin öfke kusmaya meraklı insanları neler neler yapıyor karşısındakine.

Halbuki o seçim reklamları ne kadar da farklı şeyler söylüyor değil mi? Sanırsın, bu ülkeye ait değil.

Sürekli kan kusuyoruz, irin akıtıyoruz ve maalesef bunlar için ortam yaratmaktan hiç çekinmiyoruz.
Acı çekiyoruz, birbirimize çektiriyoruz ama uyuştuğumuz için kan kaybettiğimizin farkında değiliz.

Sadece kendi tarafını düşünen, adeta kendi yandaşını insan yerine koyan bireyler havasını kirletiyor bu ülkenin.

Evlatlarını öldürüyor bu ülke ve ne yazık ki buna hiç mi hiç üzülmüyor. Ölen evlatlara, insanlara bile ''Benim ölüm'', ''Senin ölün'' muamelesi yapıyor insanlar insanlar, insan demeye utanacağım canlılar.
Bir yerlerde bir anne, babanın yüreği yanıyor her gün ama ülkenin hafızası o kadar zayıf ki, manşetler çok çabuk eskitiyor kendini.

Sözler tükeniyor, vicdanların taşıdığı yük git gide artıyor.

Adil, kavgasız, gürültüsüz bir seçim olsun dileğinde bulunacağım ülkem ama insan dilediğinin gerçekleşme ihtimaline bile inanamıyor bu ülkede.

2 Haziran 2015 Salı

BU ÜLKEDE HAZİRANI HİÇ SEVEMEMEK

Tam iki yıl önce atıldı o tekmeler, o kuytu sokakta...
Ölen bir canı savunmanın ''Aman siyaset karıştırmayın'' olarak püskürtüldüğü bu ülkede bir aile daha haziranı hiç sevemedi.

Şimdi söyleyin; hangi seçim, hangi kirli düzen, hangi vaatler bu canın yanında anlamlı kalabilir?


                                         
                                      Ali İsmail Korkmaz (18 Mart 1994- 10 Temmuz 2013)

1 Haziran 2015 Pazartesi

BİR SPOR MASALI AMA İÇİNDE PERİ DOKUNUŞU OLMAYAN...

Maggie Fitzgerald...
Yaşamındaki tüm umutsuz faktörlere rağmen, ilerlemiş yaşına rağmen içindeki boks tutkusunu canlı tutabilmek için, çalıştığı restaurant'tan kalan vakitlerde Frankie'nin spor salonunun yolunu tutuyor.

Bir sahnede, yiyemediği çizburgerini Scrap'a vermek için gece vakti salona uğrayan Frankie; Maggie'yi çalışırken görür ve onu vazgeçirmek için yanına gider.

Sahnenin devamı; gözlerinde inatçı bir tutkunun, bir inanmışlığın parıltılarını taşıyan Maggie'nin etkileyici tiradıyla devam eder ve filmi özetler bir bakıma.


'' - Kaç yaşına bastın?
 - 32, Bay Dunn. 13 yaşından beri yaptığım garsonluk ve bulaşıkçılık işinde bir yıl daha geçirmemi kutluyorum.
 Ve size göre, daha doğru düzgün bir yumruk bile atamadan 37 yaşıma geleceğim.
 Bir aydır bu hız torbasında çalışıyorum ama hiçbir ilerleme yok. Şimdi farkına vardım da, galiba Tanrı'nın gerçeği böyle.

Bir başka gerçek şu ki; erkek kardeşim hapiste, kız kardeşim, çocuklarından biri hala yaşıyormuş gibi davranıp bir yardım kuruluşunu dolandırıyor. Babam öldü ve annem 140 kilo ağırlığında.
Eğer mantıklı düşünüyor olsaydım, eve geri dönüp ikinci el bir karavan bulup derin bir tava ve biraz da kurabiye alırdım.

Sorun şu ki; yapmaktan hoşlandığım tek şey bu. Eğer bunun için çok yaşlıysam elimde başka bir şey kalmaz. Sizi rahatlayacak kadar gerçek oldu mu?''

Hayatın bazı tutkular için mantıksız düşünmeye değer olduğuna inanan Maggie Fitzgerald'in hikayesi Million Dollar Baby. Clint Eastwood'un soluk bir atmosfere sahip başyapıtı.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

68. CANNES FİLM FESTİVALİ

Yılın bolca konuşulacak filmlerinin habercisi, ödül sezonunun alamet-i farikası, ve biz Türk sinemaseverler için biraz da ''Filmekimi'' habercisi olarak anabileceğimiz Cannes Film Festivali; geçen yılki törenin yaşattığı benzersiz sevinç ve ürperti hala içimizde tazeyken, 68. kez düzenlenen kapanış töreniyle son buldu.

Gecenin merakla beklenen ödülü Palme d'Or ''Dheepan'' ile vatanında kalırken diğer dallar da şöyle sonuçlandı:

Altın Palmiye: Jacques Audiard- Dheepan 
Büyük Jüri Ödülü: Saul Fia
En İyi Yönetmen: The Assassin- Hou Hsiao-hsien / Tayvan
En İyi Erkek Oyuncu: The Measure of a Man- Vincent Lindon
En İyi Kadın Oyuncu: Emmanuel Bercot ve Rooney Mara 
En İyi Senaryo:  Chronic- Michael Franco / Fransa
Jüri Ödülü:  Yorgos Lanthinos- The Lobster / Yunanistan
En İyi Kısa Film: Wave 98 / Lübnan

19 Mayıs 2015 Salı

STEVE JOBS'A ''İLK BAKIŞ''

Ekim 2011'de gözlerini yuman teknoloji dünyasının yenilikçi CEO'su Steve Jobs; beyazperdede ilk olarak 2013'de hayat bulmuştu.

 Joshua Michael Stern'in yönettiği film için Sundance Film Festivali'ndeki olumsuz yorumlarla başlayan eleştiriler artarak devam etmişti.

Bazı eksiklerine rağmen ben yine de abartıldığı kadar kötü bulmamıştım bu ilk Jobs filmini. Özellikle Ashton Kutcher'in gayet iyi kotardığı Jobs performansını sevmiştim.

Aradan kısa bir zaman geçti ki bir yeni Jobs projesi daha ortaya çıktı. Bu sefer daha iddialı bir kadro vardı ortada.
West Wings ve son dönemdeki The Newsroom gibi televizyona yaptığı güzel işlerle tanınan, tabir-i caizse ''sağlam kalem'' Aaron Sorkin vardı projenin başında. Bu bile merak etmek için yeterli bir sebepti.

Önce Jobs rolü için Christian Bale'in açıklandığı projede rol, Bale'in çekilmesiyle Michael Fassbender'a emanet edildi, yönetmen koltuğu da Danny Boyle gibi ehil bir isme verilince merak unsuru arttı.

Ve derken... filmden ''ilk bakış'' videosu da geldi.

9 Ekimde ABD'de vizyona girecek olan filmin senaryosu; Aaron Sorkin'in kalemine ait olmasının yanı sıra Walter Isaacson'un çok başarılı olduğunu düşündüğüm okunası Steve Jobs biyografisinden de uyarlanacak olmasıyla beklentiyi artırıyor.

17 Mayıs 2015 Pazar

YEDİ NUMARA, BİR SAHNE

Bir zamanların güzel dizisi Yedi Numara...

Bir bölümde yüksek gelen faturalardan dolayı, tasarruf yapabilmek için su, doğal gaz ve elektrik harcamaları kısıtlanmıştır. Öyle ki musluk dahi açılmamaktadır.

Bir sabah Armağan ve Cansu uyanıp lavabonun önüne geldiklerinde içeriden su sesi geldiğini duyup şaşırırlar. Evde musluk açma yasağı vardır.
Lavabodan başı havlu ile sarılı Ayten çıkar. Armağan ve Cansu hesap sormaya girişirler.

Ayten (Yüzünü gazeteyle saklamış şekilde): Günaydın!
Armağan: Günaydın. İçeride şakır şakır akan bir su sesi duydun mu?
Ayten: Yooo
Cansu: Neden başına havlu sardın?
Ayten: Hiiiç
Armağan: Sen gizlice saç yıkamadın, değil mi?
Ayten: Yooo (Ve gider usulca)

Cansu ve Armağan kendi aralarında konuşurlar bunun üzerine
Cansu: Şimdi sen, kırk yıllık arkadaşına ''Gözümün içine baka baka yalan söylüyorsun'' diyebilir misin?
Armağan: Diyemem
Cansu: Ben de diyemem
Armağan: Öyleyse unutmaya çalışalım

İşte bu ve bunun gibi diyaloglarında gizli belki de Yedi Numara'nın eskimeyen güzelliği, naifliği.

Arkadaşlıkları için arkadaşlarına hesap bile sormaya çekinip unutmaya çalışanların, fesatlık barındırmayan, ince, doğal karakterlerin dizisiydi Yedi Numara. Şu televizyon çöplüğünde bir hoş seda bırakıp giden bir diziydi.

Hatırlamak lazım. ''Unutursak kalbimiz kurusun'' denir ya, öyle işte...

16 Mayıs 2015 Cumartesi

DÜŞÜNEN SPOR DERGİSİ: SOCRATES

Kombineli, haftasonunu spor müsabakalarına ayıran bir seyirci, yeme-içme saatlerini, sosyal hayatını bile spor müsabakalarına göre ayarlayan biri olup olmamanız veya hangi spor dalına ilgi duyduğunuz hiç mi hiç önemli değil.

Ucundan kıyısından da olsa spora bir yerinden dahil olduysanız, edebiyat-sinema merakınızın yanında biraz da olsa göz ucuyla sporda neler olup bittiğine kulak kesildiyseniz veya hiç atletizm merakı yokken 2008'de Usain Bolt'u nefes nefese takip ettiyseniz, Zidane 2006'da finalin uzatmalarında kırmızı kart görüp usulca İtalya'ya gidecek olan 'o' kupanın yanı başından soyunma odasına giderken  üzüldüyseniz, Spitz'e yetişemeyip Phelps'in yeni bir tarihi yazmasına tanık olduysanız hem de hiç yüzme bile bilmeyerek!

Öyleyse bu dergiyi mutlaka okuyun.

Nisanda Caner Eler'in (ki Eurosport müdavimi olanlar çok iyi tanır) genel yayın yönetmenliğinde ''Düşünen Spor Dergisi'' mottosuyla yola çıkan Socrates ile henüz bu hafta Mayıs sayısı ile tanıştım.

Açıkcası ilk sayısını ıskalamama epey hayıflandığımı söylemeliyim. Neydi bu ihmalin sebebi bilmem ama geçen ay dikkatimi çekse de alıp okumamıştım açıkcası.

Mayıs sayısıyla tanıştım, her bir sayfayı ''Nolur bitmesin'' iç sesi eşliğinde okudum, çok sevdim, bazı cümlelerini tekrar tekrar okuyacak kadar sevdim.
Buraya da yazmasam olmaz dedim. Ortaya nefis bir iş çıkmış.

Bir spor dergisinden de çok daha fazlası aslında Socrates. Spora dair çok şey anlatırken dolaylı olarak da insana dair çok şey anlatan, her bir spor dalının kahramanlarını ele alırken insan eksenli edebi bir dil de tutturan bir dergi.

Yazan çizenleri de üstelik belki ilk bakışta insanın düşüneceği şekilde sadece spor yazarlarından oluşmuyor. Edebiyatçısından, yönetmenine, oyuncusuna kadar herkes bir anısıyla yer alıyor bu güzel dergide.

Caner Eler bu ayki sayının önsözünde Field of Dreams'e yer vererek  ''İnşa edersen gelirler'' repliğini hatırlatıyor.
Tıpkı bu replik gibi Socrates de bünyesinde barındırdığı, emeği geçen güzel insanların inşasıyla oluşmuş naif, güzel bir spor dergisi. ''Spor dergisi'' diyerek basite de indirgenemeyecek bir dergi.

Böyle güzel bir dergi inşa olmuşsa bize de bu dergiye, satırlarına katılmak düşer.

Odak noktaları tamamen aynı olmasa da 2006 mayısında yayın hayatına başlayıp kısa süre yayımlanan F Dergi'yi hatırlattı bana Socrates. Onun yayın ömrü kısa olmuştu, umarım Socrates aynı kaderi paylaşmaz ve uzun süre devam eder yayın hayatına.

Şimdi ilk işim harıl harıl arayarak ilk sayısını da koleksiyona katmak olacak.
Mütemadiyen okuyunuz.

14 Mayıs 2015 Perşembe

ELİF KEY: BİZE İKİ ÇAY SÖYLE

''En çok kim seviyor seni?... En son ne zaman kendi hatrını sordun?... Kaç defa düştün, kaç defa ayağa kalktın?... En son kime, “Senin kredin sonsuz bende” dedin de sonra dostluğunu takside bağladın?


Vazgeçtiklerinle vazgeçemediklerinin boyları kaç metre olmuş biliyor musun? Şimdi sana kaybolan yıllarını verseler geri alır mısın?... Hayat bu. Sonra bir bakmışsın aklını, kalbini merdaneye kaptırmışsın... Çocukluk, büyümek, şehirlerin boğuculuğu, anneler-babalar, anneanneler-dedeler, kadir kıymet bilmek, her şeyi unutmak, sürate yenik düşmek... Yalnızlıklar, öfkeler, umutlar, heyecanlar, ölümler, küçük intihar notları... Ama en çok naiflikler, yanından fark etmeden geçip gitsek de aklımızın bir yanına takılıp kalan güzellikler...


Elif Key anların, olayların, sıradan gibi görünen başkalıkların fotoğraflarını çekip kalemini oynatıyor. Bize İki Çay Söyle... bir çocuk naifliği içinde eğlenceli ama bir o kadar da yakıcı anlatılar, bir iç dökme, dertleşme...''

6 Mayıs 2015 Çarşamba

MUMFORD AND SONS'DAN ''WILDER MIND''

Folk rock akımının İngiliz temsilcisi Mumford&Sons; ''Sigh No More'' ve ''Babel''in ardından üçüncü stüdyo albümleri ''Wilder Mind'' ile geri döndüler.

Mart ayında dinleyicilerine sundukları single ''Believe''in ardından 4 mayıs itibariyle albüm satışa sunuldu.

Toplam 12 parçadan oluşan albümü ayrıca Spotify, Deezer, iTunes gibi platformlar üzerinden dinleyebilirsiniz.

5 Mayıs 2015 Salı

RAY BRADBURY'DEN ''KARAHİNDİBA ŞARABI''

Bradbury sevenlerine bir müjde var.

Bradbury'un yarı-biyografik kitabı ''Karahindiba Şarabı''
Zeynep Kayalıoğlu ve Ozan Kayalıoğlu çevirisiyle 8 mayısta raflardaki yerini alıyor.

"Temiz, dumansız ve etkili, işte karahindiba şarabı bu."

Düzyazının şairi Ray Bradbury'den, kendi çocukluğundan esintiler taşıyan eşsiz bir cennet tasviri.

Ölümün kaçınılmaz olduğunu bilse de yaşadığının farkına varan, aldığı her nefeste daha da güçlenen on iki yaşındaki Douglas Spaulding, ailesi, zaman makinesi yapmaya çalışan komşuları ve yaz mevsimini doyasıya yaşadığı arkadaşlarıyla birlikte bu benzersiz romanda hayat buluyor. Hayatın büyüsü Douglas'ı etkilerken, yaz mevsiminin tüm güzellikleri karahindiba şarabıyla birlikte şişeleniyor.

Bradbury, yarı-otobiyografik romanı Karahindiba Şarabı'nda geçmişini ve anılarını olmasını istediği gibi yeniden canlandırırken, çocukluğunun büyülü kapılarında bekleyip, okuru kendi cenneti Green Town'da misafir ediyor. Yıllarca fantastik kurgu, bilimkurgu ve korku türünde yazdığı eserlerle tanınmasına rağmen, en iyi eserlerinden biri olan bu romanla yaşamı boyunca yazdığı her cümleye kaynaklık eden bir büyüme öyküsü anlatıyor bize. 

Karahindiba Şarabı, Tom Sawyer'ın Maceraları ve Çavdar Tarlasında Çocuklar'la karşılaştırılabilecek güçte olan nadir romanlardan.
Bumerang - Yazarkafe