13 Aralık 2014 Cumartesi

27. AVRUPA FİLM ÖDÜLLERİ

Bu yıl 27.kez düzenlenen Avrupa Film Ödülleri, Riga'da sahiplerini buldu.

Polonya yapımı Ida'nın En iyi Film, En iyi yönetmen, En iyi sinematografi, En iyi senaryo ve Seyirci Ödülünü kazanarak damgasını vurduğu gecede maalesef umutla iyi haber beklediğimiz Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu filmi geceden eli boş döndü.

Ayrıca diğer güçlü adaylar Leviathan ve Force Majeure de Kış Uykusu'nun yanı sıra eli boş dönen filmler oldular.

Kişisel not: Ida'nın ödülleri domine etmesi üzdü, Kış Uykusu'nun eli boş dönmesi ayrıca üzdü. Öte yandan gecenin tek sevindiğim ödülü Dardanne kardeşlerin son filmi ''Deux Jours Une Nuit'' filmindeki rolüyle Marion Cotillard'ın en iyi kadın oyuncu ödülünü alması oldu.

Tam liste:

En İyi Film: Ida

En İyi Kadın Oyuncu: Marion Cotillard, Two Days, One Night (Belçika)

En İyi Erkek Oyuncu: Timothy Spall, Mr. Turner (İngiltere)

Halkın Seçimi Ödülü: Ida, Yönetmen: Pawel Pawlikowski (Polonya)

En İyi Yönetmen: Pawel Pawlikowski, Ida (Polonya)

En İyi Senaryo: Pawel Pawlikowski, Rebecca Lenkiewicz – Ida (Polonya)

En İyi Kurgu: Justine Wright, Locke (İngiltere)

En İyi Animasyon Film: The Art Of Happiness, Yönetmen: Alessandro Rak (İtalya)

En İyi Komedi Film: The Mafia Only Kills In Summer, Yönetmen: Pierfrancesco Diliberto (İtalya)

En İyi Belgesel: Master Of The Universe, Yönetmen: Marc Bauder (Almanya/Avusturya)

En İyi Kısa Film: The Chicken, Yönetmen: Una Gunjak (Almanya/Hırvatistan)

Keşif Ödülü – FIPRESCI: The Tribe, Yönetmen Miroslav Slaboshpitsky (Ukrayna)

En İyi Görüntü Yönetimi:  Lukasz Zal, Ryszard Lenczewski, Ida (Polonya)

En İyi Kostüm Tasarımı: Natascha Curtius-Noss, The Dark Valley (Avusturya/Almanya)

En İyi Yapım Tasarımı: Claus-Rudolf Amler, The Dark Valley (Avusturya/Almanya)

En İyi Özgün Müzik: Mica Levi, Under The Skin (İngiltere)

En İyi Ses Kurgusu: Joakim Sundström, Starred Up (İngiltere)

Yaşam Boyu Başarı Ödülü: Steve McQueen

8 Aralık 2014 Pazartesi

BİR YAZAR BİR KİTAP: KÖPEKLER İÇİN GECE MÜZİĞİ

"Vaktin zamanın birinde bir adam tam işte bu yolda yürümeye başlamış. Evi de şurada bir yerdeymiş. Adam yürümüş, yürümüş, ormanda görülecek işleri varmış. Ne işi varmış da bütün günü bu koca ağaçların arasında geçirmiş de havanın karardığının farkına varamamış dersen, onu ben bilemem. Neticede adamın işi varmış; herif akşama kadar çalışmış. Hava iyice zifiri olunca da fenerimi yakayım da evime döneyim, demiş. Dönmüş de. Ama dönünce ne görmüş? Ev başka bir evmiş. Yani, ev aynı evmiş de, anlayacağın, kapıyı tanımadığı biri açmış."

"Hep denir: 'Doğayı çok severim!..' Tanımadan, doğayı uzaktan sevmek olası mı? Doğa 'kimdir'? Doğa 'sever' mi? 'Öç' alır mı? 'Başına buyruk' mudur? Bir 'avcı' kimliğine bürünür mü doğa? Sonra ormanlar, sonra yağmurlar... Ürpererek okudum Köpekler İçin Gece Müziği'ni. Her sözcüğü özenle seçilmiş, dili, anlatımı yalın, duru; gerilimi yüksek; her an gerçekliğe dönüşebilecek bir kara masal!"
-Selim İleri-


7 Aralık 2014 Pazar

HAFTAYA DÜŞÜLEN NOTLAR

Düşülen notların, atılan çiziklerin, önemsiz görünen birkaç satırın, oraya buraya, bir köşeye yazılanların önemli olduğuna, notların güzelliğine inanırım. Gün boyu, hafta boyu kafamızı meşgul edenlerin, dinlenen şarkıların, izlenen filmlerin, okunan birkaç etkileyici satırın zihin süzgecinden geçilerek yazıya aktarılmasıdır notlar. Her biri değerlidir. Kişiliği, en yalın, çıplak haliyle yansıtır çünkü. Bir nevi iç yüzleşme sunar insana. Hayatın muhasebesini yaptırır.

Bu yüzdendir ki dijital çağa rağmen defterlerin güzelliğini, bir kağıdın hışırtısını savunanlardanım. Dijital hayatın kolaylığını inkar edecek değilim elbet (sonuçta şu an bir klavyeden, blog üzerinde yazıyorum. Elbette teknoloji karşıtı değilim ve bu role bürünmem komik gözükecek) ama herkesin kendi dünyasına ait bir not defterinin olması gerekliliğini de ön plana sunmak isterim.
İşte bu yüzden benim bu haftamın bir kısmı not defteri, 2015 ajandası araştırmakla geçti. Henüz almadım, defter konusu titizlik ister biraz da. İnsan, kendisini sürekli yazmaya teşvik edecek bir defter gördüğünde alır.
Alternatifler de çok elbette. Her fiyat skalasında yerli-ithal birçok üreticinin her türden zevke hitap edecek ürünleri bulunmakta.

Birçok yazı tutkununun ilgisini çeken, prestijli marka Moleskine, her zaman olduğu gibi yine sade, şık tasarımlarıyla, geniş renk aralığıyla nefis duruyor. Ancak fiyat konusunda yine çıta yüksek. Tercih size kalmış.

Yerli üreticilerden, Ece benim ilgimi çekmese de sevenleri muhakkak çıkacaktır. Bunun dışında özellikle Keskin Color dikkatimi çekti bu yıl. Moleskine'in yanına yaklaşamayan not tutkunları için kaliteli alternatifler sunuyor. Görülmeye değer. Her gün için bir sayfanın ayrıldığı geniş ajandaları mevcut.

Yine yerli üreticilerden Scrikss'in ürünü olan Notelook serisi de ''benim ajanda ile işim olmaz'' diyenler için oldukça farklı, güzel tasarımlarıyla şık defterler sunuyor. Şu sıralar D&R mağazalarında sık sık gözünüze çarpabilir.

Son olarak ithal markalardan Paperblanks'a de değinmek lazım. Ağdalı, süslü kapaklar, motifler isteyenler için son derece ideal defterler sunan bir marka. Sade tasarımlar ilginizi çekmiyorsa mutlaka göz atın derim.

Şimdilik ajandalar hakkında yorumlarım bu kadar. 

Şu ajanda konusundan sıyrılabilirsek; bu haftaya dair bir başka notum sürekli dilime dolanan, bu aralar gündemime oturan şarkılar hakkında. 

Ben bu hafta en çok Yüzyüzeyken Konuşuruz'un ''Ateş Edecek misin?'' şarkısını dinledim. Öyle ki artık her gün saplantılı haline geldi en az bir doz dinlemek. Sadece bu şarkıya dikkat çekmek haksızlık olur. Genel olarak albümün kendisi (Evdekilere Selam) de zaten şahane. 
Onlar gerçekten de dinleyiciyle yüzyüze konuşuyorlar, karşılıklı oturmuş şarkılarını söylüyorlar sanki. Bu samimiyetleri giderek yapaylaşan müzik piyasası için oldukça önemli. Takibe devam.

Grizzly Bear ve The Smiths albümleri de bu hafta bana eşlik eden, başucu albümlerim oldu.

Bunun dışında merakla beklenen filmlerin fragmanları defalarca izlendi (The Hobbit: The Battle of The Five Armies gibi), Jake Gyllenhaal'ın en iyi performanslarından birini ortaya koyduğu ''Nightcrawler'' görüldü.


Sanırım başka bahsedecek bir şey yok. 
Şimdilik...
İyi haftasonları.

6 Aralık 2014 Cumartesi

DİNLEMEKTEN UTANMAK?

''Gençlerimiz Neşet Ertaş dinlemekten utanıyor''

Bu cümleyi irdelemeden önce, bir insan dinlediği herhangi bir sanatçı veya müzik türünden neden utanır, utanmalı mı? Bunu sormak lazım. Ortada utanmak için herhangi bir sebep görülebilir mi müzik için?
Sorular soruları doğurur böylece, bu tartışma içine girilecekse böyle devam eder sürer.

Neşet Ertaş konusuna gelirsek; gündemin akışını değiştirmek amaçlı atıldıysa ortaya bu cümle (ki öyle olduğu bariz), evet başarılı oldu ama söz konusu bir halk ozanı olduğunda da cevap vermeden geçmek olmazdı kanımca.

Hayır, utanmıyoruz biz, dinliyoruz. Utanmayız da asla, gurur duyarız. Utanmak için ortada bir sebep yok.
Dinlemeye devam ediyoruz...

26 Kasım 2014 Çarşamba

MAN BOOKER ÖDÜLLÜ "CAN'T AND WON'T" TÜRKÇEDE

2013 Man Booker Edebiyat ödülüne layık görülen Lydia Davis Kitabı "Can't and Won't" Encore yayıncılık tarafından "Yapamam ve yapmayacağım" ismiyle Türkçe'ye kazandırıldı.

Önemli bir kitap, çünkü yazar Lydia Davis'in dilimize çevirilen ilk kitabı olma sıfatını taşıyor. 
Böylelikle okurlarca "Paul Auster'ın eski eşi" sıfatıyla magazinel bir boyutta anılmış yazarın da kalemini yakından tanımak için güzel bir fırsat.

Kitap 22 liralık etiketiyle raflarda.


Kafka gibi kudretli, Flaubert gibi incelikli, Proust gibi çağ-açan Davis'in hikâyeleri zengin bir aklın şölenidir. 
-Ali Smith, The Guardian-

Lydia Davis'in hikâyeleri tek bir kitabın sınırlarını aşıp bir kütüphaneye dönüşüyor... Bu tek kitaplık kütüphaneye yazarın çeşit çeşit armağanları için gelirsen kal orada, çünkü hikâyeler yaratıcı bir okuma davetini sürekli yeniliyorlar.
-Helen Oyeyemi, The Guardian- 

23 Kasım 2014 Pazar

SABİTFİKİR'DEN ''2014'ÜN EN İYİ 50 ROMANI''

Aylık edebiyat dergisi ''Sabitfikir'', yılın son demlerini yaşadığımız şu günlerde 60 kişilik değerli bir jürinin katkılarıyla  2014'ün en iyi 50 romanını belirleyen bir liste hazırladı.

Kendi güzel deyişleriyle ''Bu yıla dair bir bellek oluşturmak niyetiyle'' yola çıkan dergi, Kasım 2013-Kasım 2014 aralığındaki zaman dilimini değerlendirerek 50 kitaplık listeyi okuyucularına sundu.

Muhakkak ki her sanat dalı gibi edebiyatta da göreceliğin öne çıkması normal. İtiraz ettikleriniz veya ''şu kitap niye listede yok?'' türünden serzenişler mutlaka olacaktır.
Ancak bu yılın edebiyat dünyasına, edebiyatın verimli eserlerine kabaca göz atmak, gözden kaçan, okunmayan kitapları kenara köşeye not etmek için incelemekte fayda var.

İlk sırasında Kemal Varol'un ''Haw'' romanının yer aldığı liste şöyle:

1. Haw
Kemal Varol 
İletişim Yayıncılık 

2. Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları
Haruki Murakami 
Doğan Kitap 

3. Dünya Ağrısı
Ayfer Tunç 
Can Yayınları 

4. Galiz Kahraman
İhsan Oktay Anar 
İletişim Yayıncılık 

5. Deliduman
Emrah Serbes 
İletişim Yayıncılık 

6. Köpekler İçin Gece Müziği
Faruk Duman 
Can Yayınları 

7. Doğa Tarihi
Hakan Bıçakcı 
İletişim Yayıncılık 

8. Swastika Geceleri
Katharine Burdekin 
Encore 

9. Ölü Reşat
Aslı Tohumcu 
Doğan Kitap 

10. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde
Murat Gülsoy 
Can Yayınları 

11. 49 Numaralı Parçanın Nidası
Thomas Pynchon 
İthaki Yayınları 

12. Dolandırıcı Felix Krull'un İtirafları
Thomas Mann 
Can Yayınları 

13. Kitap Evi
Enis Batur 
Sel Yayıncılık 

14. Karanlığın Faydaları
Ror Wolf 
Everest Yayınları 

15. Rüyası Bölünenler
Yavuz Ekinci 
Doğan Kitap 

16. Ağaca Tüneyen Sweeny
Flann O'Brien 
Everest Yayınları 

17. Dert Dinleme Uzmanı
Adalet Ağaoğlu 
Everest Yayınları 

18. Kısas
Sezgin Kaymaz 
İletişim Yayıncılık 

19. Spinoza'nın Günlüğü
Şener Özmen 
Everest Yayınları 

20. Atocha'dan Ayrılış
Ben Lerner 
Jaguar Kitap 

21. İri Memeler ve Geniş Kalçalar
Mo Yan 
Can Yayınları 

22. Mevsimler
Gün Zileli 
İletişim Yayıncılık 

23. Jacob De Zoet'in Bin Sonbaharı
David Mitchell 
Doğan Kitap 

24. Doktor Faustus
Thomas Mann 
Can Yayınları 

25. Şemsiye
Will Self 
Sel Yayıncılık 

26. Hayalet Yazar
Philip Roth 
Yapı Kredi Yayınları 

27. Ketum Kahraman
Mario Vargas Llosa 
Can Yayınları 

28. Gözlerini Kaçırma
Irmak Zileli 
Remzi Kitabevi 

29. Antabus
Seray Şahiner 
Can Yayınları 

30. Wittgenstein'in Metresi
David Markson 
Jaguar Kitap 

31. Bitti Bitti Bitmedi
Vedat Türkali 
Ayrıntı Yayınları 

32. Varlık ve Piçlik
Hakan Akdoğan 
Aylak Adam 

33.  O Gün İçin Bir Şemsiye
Wilhelm Genazino 
Jaguar Kitap 

34. Kamçatka
Marcelo Fıgueras 
Doğan Kitap 

35. Ansızın Günbatımı
Ayşe Sarısayın 
Can Yayınları 

36. Bir Parmak Bal
Ian McEwan 
Yapı Kredi Yayınları 

37. Ölü Gömme Törenleri
Hannah Kent 
Yapı Kredi Yayınları 

38. Artemisia
Anna Banti 
Metis Yayıncılık 

39. Saçında Gün Işığı
Jhumpa Lahiri 
Domingo Yayınevi 

40. Timsah Park
Karen Russell 
Siren Yayınları 

41.  Yine Doğdu Tanyıldızı
Gürsel Korat 
Yapı Kredi Yayınları 

42. Aranmayan Özellikler
Selçuk Orhan 
Doğan Kitap 

43.  Daniel'in Kitabı
E.L.Doctorow 
Yapı Kredi Yayınları 

44.  Saygı Duruşu
Siegfried Lenz 
Everest Yayınları 

45. Kendi Gecesinde
İnci Aral 
Kırmızı Kedi 

46. Korkağın Türküsü
Necati Tosuner 
İş Bankası Kültür Yayınları 

47.  Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk
Wilhelm Genazino 
Ayrıntı Yayınları 

48. Savaş ve Savaş
Laszlo Krasznahorkai 
Can Yayınları 

49. Pala Hayriye
Figen Şakacı 
İletişim Yayıncılık 

50.  Emanet Şehir
Berat Pekmezci 
İletişim Yayıncılık 

21 Kasım 2014 Cuma

BİR MİLAT ALBÜMÜ: A NIGHT AT THE OPERA

Çıkışından iki yıl sonra ''25 yılın en iyi şarkısı'' seçilen efsanevi bir şarkının albümü...
''Dünyanın en büyük hit'i'' ünvanını getiren albüm...
Müzik tarihinde şarkının desteklenmesi amaçlı çekilen ilk video klibe sahip albüm...
Guiness World Records tarafından ''son 50 yılın en iyi rock şarkısı'' ünvanı...
Rock ve Opera gibi iki ayrı elementin benzersiz bileşimi...
Popüler müziğin tüm kalıplarını yıkan, müzik tarihinde görülmemiş bir devrime imza atan cesur bir albüm...

Ve daha sayısız ünvanlar, ödüller... Ve tüm ticari başarılardan, ödüllerden öte bir müzik grubunun dahiliğini, yaratıcılığını tüm dünyaya ilan eden eşsiz bir albüm: A Night at The Opera.

Müzik tarihine adını yazdırmak, zamanın yıpratıcılığına karşı koymak kolay iş değildir. Koyabilenler de müzikseverler tarafından hiç unutulmazlar. ''A Night at The Opera'' da hiç şüphe yok ki o albümlerden biri ve 1970 yılında temellerini atan Queen grubu için bir dönüm noktası.

1970'de kurulduktan sonra sırasıyla Queen, Queen II ve Sheer Heart Attack albümleriyle müzik piyasasına giriş yapan Queen için henüz bu albümler büyük bir çıkış anlamını taşımıyordu.
Grup üyeleri için 1975 yılı bir milat olacaktı. Hatta genele vurursak sadece Queen için değil, müzik tarihi için 1975 önemli bir yıl olacak ve Queen'e sonsuz bir şöhretin kapılarını aralayacaktı.

Albümün müzik tarihini nasıl etkileyeceği albüm çıkmadan 21 gün önce yani 31 Ekim 1975'de albümün ilk single'i ve tabii ki en meşhur şarkısı Bohemian Rhapsody'in çıkışıyla belli olacaktı.

Henüz single yayınlanmadan önce Freddie Mercury şarkının bir kopyasını dinlemesi için dj bir arkadaşına verir ve bunun kişisel bir şey olduğunu, kesinlikle çalmaması gerektiğini de söyler. Dj şarkıyı dinleyince çok etkilenir ve 2 gün içinde radyoda 14 kere Bohemian Rhapsody çalınır. O günden sonra tüm radyo istasyonları şakının uzun versiyonunu çalmaya başlarlar.

Birçok insan şarkının süresinin hit olmak için fazla uzun olduğunu düşünseler de, bu tahminlerden sadece iki yıl sonra Bohemian Rhapsody ''25 yılın en iyi şarkısı'' seçilir ve çıktığı yıl İngiltere'de 9 hafta boyunca zirvede kalır.

Grup; konserlerinde hiçbir zaman Bohemian Rhapsody'i tamamen canlı söylememiştir. Çünkü teknik açıdan şarkının tamamen canlı söylenebilmesi imkansızdır. ( Sebebi opera bölümünde 180 overdub yapılmasıdır)

Ve bugün 21 Kasım 2014. Albümün ve şarkının 39. doğumgünü. Her açıdan özel bir albüm ve tarih olarak yıllardır akıllarda.

Tek cümleyle tanımlanamayacak kadar özel belki ama kelimelerimiz müsaade edebildiği kadar ifade edeceksek, en kısa tabirle ''bir müzik mirası'' diyebiliriz bu özel albüm için.

Bu gece bir kez daha uzun uzun dinlemenin tam vakti bu müzikal şöleni...

"İnsanlar bana Bohemian Rhapsody'de ne anlatmak istediğimi soruyor. Bilmiyorum diyorum ama gerçekten bilmiyorum."

"Bohemian Rhapsody, içerisinde hayalci bir his barındıran şarkılardan biri. Bence insanlar bu şarkıyı dinlemeli, üzerinde düşünmeli ve şarkının onlara ne gibi mesajlar verdiği hakkında kendi çıkarımlarını yapmalılar... Bohemian rhapsody, öyle birden ortaya çıkmış bir şarkı değil."

Freddie Mercury



15 Kasım 2014 Cumartesi

BİR YAZAR BİR KİTAP: 227 SAYFA

"Yalnızca yaratmanın, üretmenin sorunları değil, aynı zamanda okumanın, seyretmenin, dinlemenin, izlemenin, anlamanın, kavramanın, değerlendirmenin yolu yordamı benim zihnimi meşgul ettiği kadar okurun da aklını kurcalasın istedim. Ben yazarlık yaşamım boyunca okuruma hep sıra arkadaşım muamelesi yaptım. Benim gördüğüm filmi o da izlesin, benim okuduğum kitabı o da okusun, benim üzerine kafa yorduğum konuları o da düşünsün, hafta sonlarımız birbirine benzesin istedim. 

"Bir yazarın okudukları, dinledikleri, seyrettikleri, düşündükleri, izlenimleri hakkında bir çift söz etme gereksinimiyle kaleme aldığı irili ufaklı notların, başkalarının yaşamına renk, soluk, canlılık kattığını; onda öğrenmek, izlemek, katılmak, paylaşmak arzusu yarattığını görmek başlı başına bir yazı mutluluğudur.
"İyi yazılmış notlarda ayaküstü sohbet etme tadı vardır. Hayat, geçerken birbirine uğramış insanların birbirlerinin kapısına bıraktıklarıyla da çoğalır. Benim bu notlarla yapmaya çalıştığım kısaca budur."

13 Kasım 2014 Perşembe

BİR YAZAR BİR KİTAP: HAŞLANMIŞ HARİKALAR DİYARI VE DÜNYANIN SONU

''Çektiğin acıyı ben de anlıyorum. Fakat bu herkesin başından geçiyor. O yüzden senin de katlanman gerek. Sonrasında kurtuluş geliyor. O zaman artık sen, hiçbir şeyi dert etmeyecek, üzülmeyeceksin. Hepsi kaybolup gider.
Geçici heveslerin hiçbir değeri yok. Burası dünyanın sonu. Dünya burada sona erer, ötesi yoktur. O yüzden sen de artık hiçbir yere gidemezsin.''

Gölgesini kaybeden, kafataslarından eski rüyaları okuyan bir adam ve dünyanın sonu gelmeden önce yaşayacak sadece birkaç saati kalmış bir kahraman. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu XXI.
yüzyıl edebiyatına damgasını vuran, kült yazar Haruki Murakami'den bilimkurguyu masalsı bir dünyanın içinde var eden, Kafkaesk bir psikolojik gerilime göz kırpan bir roman.


10 Kasım 2014 Pazartesi

KISA KISA: HAFTANIN VİZYON FİLMLERİ

1) Deniz Seviyesi

İlk kez 33. İstanbul Film Festivali'nin ulusal yarışma bölümünde izleyici karşısına çıkan ve Altın Koza film festivali'nde "En İyi Yönetmen", "En İyi Kadın Oyuncu", "En İyi Erkek Oyuncu", "En İyi Müzik", "En İyi Görüntü Yönetmeni", "En İyi Kurgu ödüllerini toplayarak büyük ses getiren Deniz Seviyesi Başka Sinema kapsamında vizyonda izleyiciyle buluştu.


Yönetmenler Nisan Dağ ve Esra Saydam'ın ilk filmi olan ''Deniz Seviyesi'', bir ilk film için olması gereken niteliklerin de üstüne çıkıp yılın en iyi yerli filmlerinden biri oluyor.
Damla Sönmez ve Ahmet Rıfat Şungar'ın aldıkları ödülleri hak ettiklerini gösteren, etkileyici performansları ile Deniz Seviyesi; 2014'ün en iyi yerli filmleri'nde Kış Uykusu, Kusursuzlar, Silsile gibi fimlerin yanına adını yazdıracak bir film.
Görülmeli.

2) The Drop

Haftanın bir başka vizyon filmi The Drop ise bir suç filminin kaliteli olabilmesi için gereken bileşenlerin pek de iyi bir harman ile yoğrulmamasıyla eksik kalmış bir yapım.

Filmi ayakta tutan şey güçlü oyunculukları. Özellikle Tom Hardy. Fakat bunun dışında tablo pek iç açıcı değil.
Ancak filmdeki birtakım sıkıntılara rağmen eğer türün tutkunuysanız; Tom Hardy'nin, özellikle de artık aramızda olmayan James Gandolfini'nin son performansını görmek için bile The Drop vizyonda şansı hakediyor.

3) Interstellar

Ve sadece haftanın değil, bu yılın en çok konuşulan, merak edilen filmlerinden biri olan Interstellar nihayet bu hafta vizyona girdi.

Öncelikle zaten çeşitli mecralarda uzun uzun eleştirileri, irdelemeleri yapıldı, çizildi. Ben zaten kendimi de sinema eleştirmeni olarak görmediğim için hissettiklerim hakkında kısa kısa yazıp film ile başbaşa bırakmayı düşünüyorum.

Daha önceleri de Christopher Nolan filmleri için ''yorumların ortası yok'' diye belirtmiştim. Genellikle seveni tam seviyor veya tam tersi sevmeyenleri de olumsuz eleştiri yağmuruna tutuyor. Interstellar için ilk 3 gün yapılan yorumlara bakarsak aynı şeyi tekrar söyleyebilmemiz mümkün.
Burada karar elbet kişisel zevklere kalıyor.

Ben ise filmi hayranlıkla izleyip sevenlerdenim. Etkisine kapılmamak mümkün değil. Oldukça farklı bir deneyim sunduğu kesin ve bunu 3d saçmalığı olmadan seyirciye yansıtıyor Nolan.
Önümüzde henüz iki aylık bir dönem var yılın bitmesine ancak daha iyisini görür müyüz bilemem ancak Interstellar şimdilik benim için ''yılın en iyi filmi'' diyebileceğim, usta işi bir film niteliğinde.

Henüz abartı diyebilir miyiz bilemem ancak önümüzdeki 20-30 yıllık süreç Interstellar'ın bilim-kurgu sineması için yeni bir ''2001: A Space Odyssey'' vakasına dönüşmesine yol açabilir. Neticede bilim-kurgu sineması hemen parlamayan, başyapıt değeri için belli bir zamana ihtiyaç duyan filmler üreten bir tür.

Film, zaten kusursuz olan teknik yanının dışında ana unsurlardan biri olan senaryo kısmını da boşlamaması ve birçok teoriye kucak açan, bu verilere dayanan yapısıyla da takdiri hakediyor.

Cast seçimi de oldukça başarılı. Son yılların parlayan yıldızı Matthew McConaughey yine başarılı (özellikle dramatik sahnelerde dikkati çekiyor)  bir portre çizerken, ona yine sırıtmayan oyunculuklarıyla Anne Hathaway, Jessica Chastain, Nolan filmlerinin demirbaşı Michael Caine, Casey Affleck ve villain diyebileceğimiz rolüyle Matt Damon eşlik ediyor.

Kesinlikle vizyondayken bu deneyimin tadını çıkarın ve bilim-kurgu sineması için şimdiden önemli bir yapıt diyebileceğimiz Interstellar'ı görün.

Nolan'dan bolca bu tarz kaliteli yapıtlar görmemiz, The Dark Knight Rises vari kötü denilecek işlere geri dönmemesi dileğiyle

İyi seyirler.

7 Kasım 2014 Cuma

ÖNCE ÖLMEK...

Çok düşündü önce ölmeyi, herkesten önce ölmeyi. Sevdiklerinin ölümünü görmeden ölmeyi. Düşünmek kolaydı ne de olsa, acıtmıyordu. Ama tanık olmak... İşte o kısmı pek zordu.

Şu an toprağa verdiği abisinden önce kendisinin öldüğünü hayal etti. Hatta bunu şiddetle diledi. Bütün ailesinden, sevdiklerinden önce ölmeyi diledi o an. Bunu daha önceleri de çok hayal etmişti.

Nedense eskiden beri hep genç öleceğini hayal ederdi. Genç ölmek...
Dünyanın, hayatın kargaşasından sıyrılmak nedensizce, beklentisiz. Arkanda insanlar bırakmak. Yarım kalmışlıkları bırakmak.

Yaşlı, yatağında ölümü beklerken düşünemiyordu kendisini. Sanki böylesi bir ölüm, tüm sevdiklerinin ölümüne tanık olduktan sonra, her şey bittikten sonra ölümü beklemek... Pek onun hayal edeceği cinsten değildi galiba.

Ama işte şimdi, roller beklediği gibi değildi işte. Orada yatan abisiydi, kendisi değildi.
Hani hastalık yiyip bitirmeden önce, kanlı canlı olan, sanki hiç ölüm yokmuşcasına, hesapsızca dertleştikleri, sırdaş oldukları, gülüştükleri, kucaklaştıkları abisi. Hani şimdi artık nefes almayan, burada olmayan.

İşte bunu kabullenmek, 80 yaşında ölümü beklemekten daha zordu. Bu yüzden genç ölmek belki saçma gelecekti ama daha tasasızcaydı işte. Yani senin için üzülenler olacak ama sen bambaşka bir yerde olacaksın. Farklı bir rolde olacaksın.

İnsanın sevdiklerinin ölümüne tanık olmaktansa onlardan önce ölmesinin kolay bir kaçış olduğunu düşündü işte bu yüzden. Çünkü ölen insana düşünecek bir şey kalmaz. Bu dünya ile bir alıp veremediği kalmaz artık. Neyi düşünecek ki zaten? Ölenin arkasından kalanlar düşünür, ağlar, acıya tanıklık eder.

Bu yüzden çok düşündü ölmeyi. Ansızın okuldan çıkmış yolda giderken son sürat gelen bir arabanın çarpması sonucu ölmek veya bunalımlı zamanlarda, en deli çağlarda her şeyden vazgeçip intihar etmek, belki ihmaller sonucu ölmek...

Şimdi abisinin toprak altında uzanan cansız bedenini düşündü. Bir ölüyle ölümü konuşmak nasıl olurdu acaba?
Şimdi abisiyle ölümü konuşmak isterdi. İşte o zaman en doğru cevapları alabilirdi ölüm hakkında, bir ölüden, birinci ağızdan duyarak kendini ölüme hazırlamak daha kolay olurdu herhalde.

Ne de olsa bu dünyada ölüm hakkında konuşulanlar sadece tahminlerden, yapay hislerden ibaret.
Hangi yaşayan bilge ölümü anlatabilir ki insana?

Yavaş yavaş vedalaşma zamanı gelirken abisiyle, onu orada bırakıp hayatına devam etmeye çalışacak.
İşten izin alacak, taziyeleri kabul edecek, gözleri yaşlı anne ve babasına sarılacak, sonra işe geri dönecek...

Peki sonra? Sonra aynı rutin nasıl devam edebilir bir ölüme tanıklık ettikten sonra? Top oynadıkları, koştukları, büyüdükleri mahalleden nasıl geçip gidebilir kayıtsızca? Eşlik ettikleri şarkıları bir daha nasıl aynı kayıtsızlıkla dinleyebilir?

Önce ölmek, işte biraz da bu rahatsız edici sorulardan uzak durmak demekti.
Önce ölmek, arkada izler bırakarak, sorular bırakarak ölmek...



6 Kasım 2014 Perşembe

INTERSTELLAR'DAN NELER BEKLİYORUZ?

Hiç kuşku yok ki, ister objektif bakın, ister sevin, ister nefret edin, Christopher Nolan 2000'li yıllardan itibaren sinema dünyasında kendi tarzını oluşturmuş, sinemaya imzasını atmayı başarabilmiş yönetmenlerden biri.

Her filmi vizyona girdiğinde sinema gündemine oturan, tartışılan, en çok konuşulan yönetmenlerden.

Nolan filmleri genellikle her dönem bir fırtına estirmeyi, adından söz ettirmeyi başarmıştır. (Özellikle Batman Begins sonrası daha çok kitlelere ulaşmıştır) Hakkındaki beklentiler her filmde artmış, beklentiler arttıkça yorumlar da iki ayrı uç noktaya yayılmıştır.

Kanımca Nolan filmleri hakkında yorumlar hiçbir zaman homojen veya dengeli olmadı. Her filmiyle yere göğe sığdıramayanlar kadar, yerin dibine sokmayı seven bir kitle de oluşturdu. Yorumların sağlıklı olup olmaması tartışılabilir tabii ancak tüm bunlar büyük beklentilerin sonucunda oluşan şeyler diyebiliriz.

Şimdi ise sırada yine büyük beklentilerin olduğu, hatta tartışmaların bile erkenden başladığı yeni film var: Interstellar

Bizde ise basın gösterimi dün yapıldı ve Türkiye için ilk yorumlar da geldi. Yorumları okudukça kendi adıma heyecanımın arttığını söyleyebilirim.

Peki gelelim beklentilere? Interstellar'dan neler bekliyorum, neler bekliyoruz?

Önce geçmişi biraz irdelemek istiyorum.

Açıkcası 2010'daki Inception ile pekişen Nolan sineması, bana göre 2012'de The Dark Knight Rises ile büyük sekteye uğramıştı. Özellikle Batman üçlemesinin son filmi olan bu film için hatırlarsanız beklentiler muazzam bir final olması yönündeydi. Peki bu beklenti karşılandı mı? Bana sorarsanız hayır. Nolan bu filmde Hollywood'un bildik matematiğini kullanmayı seçmişti. Film, serinin hayranları tarafından (bence haklı olarak) eleştiri yağmuruna tutuldu.
Tek başına değerlendirildiğinde kötü müydü? Elbet değildi, fakat önceki iki film ile kıyaslarsak serinin en zayıf halkası olarak olması gerektiği gibi görkemli bir final sunamadı.

Sonrasında senaristliğini üstlendiği,  geçtiğimiz yıl vizyona giren ''Man of Steel'' bendeki ikinci büyük hayalkırıklığı oldu. Tabii Nolan burada hayalkırıklığının ufak bir boyutu kalıyor ancak hikaye bazında da ben Man of Steel'de aradığım tadı, heyecanı bulamamıştım.

Son olarak Interstellar...
Bence Nolan için kritik bir film. Nolan takipçileri ikinci bir zayıf halkayı daha kabullenemez gibime geliyor. Malum, beklentiler yine muazzam düzeyde. Her ne kadar Nolan'a güven devam etse de, The Dark Knight Rises ile sallanan imaj bu filmde de bozulursa Nolan için sert eleştiriler gelecek demektir.

Gönlüm, beklentim elbette eli yüzü düzgün, Nolan ismine yakışır bir film olması yönünde. Nolan'ın kariyerinde bir sağlam film daha görebilmek.

Bu arada bir şeyi eklemek de gerek ki film 3D olarak vizyona girmeyecek. Bu da daha film vizyona girmeden filmin gözümdeki ilk artısı oluyor. Ortalığın alakalı alakasız 3D film kaynadığı bu zamanlarda böyle bir film görecek olmak sevindirici.

Özetle tüm bu beklentilerin, meraklı soruların cevabı cuma günü bizi Interstellar'da bekliyor olacak.
Şimdiden iyi seyirler


4 Kasım 2014 Salı

KISA KISA: MÁLMHAUS

Açıkcası bugün okuduğum bir inceleme yazısına dek varlığından haberdar olmadığım bir filmdi.
Sıcağı sıcağına izlemek ve yazmak istedim.

Orijinal adıyla ''Málmhaus'' (Metalhead) eğer basit cümlelere indirgeyerek özetlemek gerekirse ''Yaşam tarzınız, idealleriniz için neler yapabilirsiniz? Nelerden vazgeçebilirsiniz?'' sorusunun yanıtını abisinin ölümüyle sarsılan ve metal müziğe tutkuyla sarılmaya başlayan bir kızın hikayesi üzerinden veriyor.

Küçük bir İzlanda kasabasında yaşayan Hera; 12 yaşındayken tanık olduğu abisinin ölümüyle yaşamında bir değişime gider ve bir metal tutkunu olan abisinden etkilenerek metal müziği hayatına sokar.
Ancak bu değişim; Hera için geçici bir heves değil, aksine tüm hayallerini, yaşama amacını yeniden şekillendirecek köklü bir değişimdir.

Küçük kasabasından bir türlü gidemeyen ama bir türlü de kabasaba kalamayan Hera, bir şeyleri yoluna koyabilmek, kendini ispatlayabilmek için bir şarkı bestelemeye başlar. Bu süreçte ise bir yandan çiftlik işlerinde çalışırken diğer yandan ailesiyle, kasaba halkıyla, kiliseyle, önyargılarla olan ilişkisini sorgular.


''Málmhaus'' özel bir dram filmi. Oldukça sağlam ve metal müzik ile içiçe geçen etkileyici bir hikayenin içinde; hayatı, idealleri, baskıları, önyargıları irdeleyen bir yapıt.

İzlanda'nın puslu atmosferine, metal ruhuna yakışır bir film, izlenesi.

Son olarak başta belirttiğim söz konusu kritik için Öteki Sinema'da yayınlanan Egemen Tokatlıoğlu'nun başarılı kritiğini okumanızı da öneririm: http://www.otekisinema.com/2014/11/metalhead-2013/

İyi seyirler.

20 Ekim 2014 Pazartesi

''HOŞGELDİN'' ...

Bugün onun güçlü,  büyülü sesinin tesirine kapıldık heyecanlı dinleyicileri olarak...
O sahnede söyledi, söyledikçe devleşti. O devleştikçe hayranlığımız daha da arttı.

Değirmenler, Bilsen, Çal Kapımı, İstanbul...
Sonra Hüsnü Arkan konuk oldu sahneye, bir büyülü ses daha eklendi ahenge.
''Gemi'' ile Ezginin Günlüğü günlerine selam yollayarak mest etti Hüsnü Arkan, arkasından Birsen Tezer ile şahane bir ''1980'' düeti geldi ve tabii ki ''Hoşgeldin'' dediler sonrasında.

Konser, Birsen Tezer'in ''Aşk Bu Değil'' yorumuyla sona ererken biz sanki konser başlayalı henüz beş dakika geçmişcesine doyamamıştık, doymanın mümkün olmadığı bu müzikal ziyafete.

Ağızlarına sağlık...

12 Ekim 2014 Pazar

SIĞINMAK... SAYFALARIN ARASINA

Sadece birkaç cümle bile olsa okumak...
İyi gelirdi belki ruhumuza, bütün ruhlara.

Sadece oturup okusak, atsak tüm düşünceleri kafamızdan bir irin akıtırmış gibi...
Bir kitabın sayfalarına karışsak en sancılı anlarımızda, en kabus dolu, bitmez gibi gelen uzun gecelerde.
Belki o zaman kelimelerin o mucizevi, iyileştirici gücünü daha iyi kavrardık, daha iyi anlardık dünyayı. Sadece dünyayı da değil birbirimizi daha iyi anlardık. Ne kadar okusak o oranda daha iyi bir birey olabilirdik yaşadığımız dünya için.

Benliğimizin, yaşamın kirliliklerinden kaçışın belki de en güzel yolu olduğunu anlardık sayfalara karışmanın.
Unuturduk en azından okuduğumuz süre boyunca her şeyi ama her şeyi. Belki acısını tamamen kesmezdi ruhların ama en azından

daha az ağlardık
veya mutluluktan ağlardık
nefes alıp verişimiz bile başka bir hal alırdı belki.

Belki buradadır kurtuluş, belki okusak biz tüm insanlar, o zaman bu yerküre daha iyi olabilirdi. Belki'si bile umut dolu bu cümleler bir anlama kavuşabilirdi o zaman.


''İnsanlar kıyıcıydılar, kitaplara sığındım''
Cemil Meriç

7 Ekim 2014 Salı

BİR YAZAR BİR KİTAP: TIKANMA

 “Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Kendinizi kurtarın. Televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır. Burada anlattığım şeyler önce sizi kızdıracak. Sonra her şey daha da kötü olacak,” uyarısı ile başlayan bir roman elinizdeki... Bütün dünyada büyük ilgi gören Dövüş Kulübü’nün yazarından, annelerle oğulları arasındaki sevgi ve didişmeye, seksin bağımlılık yaratma gücüne, yaşlanmanın dehşetine ve Amerikan rüyasının arka sokaklarına dair bir kitap Tıkanma... 

Tıp Fakültesi’nden atılan Victor Mancini para kazanmak için şöyle bir yol tutturmuştur: Lokantalarda boğazına takılan yiyecekle boğulma numarası yapmakta, kurtaran kişinin kendisinden sorumlu olmasını sağlamaktadır. Böylece, kurtaran kahramanlaşmakta, sıkıcı hayatının bir anlamı, arkadaşlarına gurur duyarak anlatacağı bir hikâyesi olmakta, hayatını kurtardığı kişiden daha sonra da kendini sorumlu hissederek, ona sık sık yardım etmektedir. Bir tür “sürekli kahramanlık” hali... Kendisini annesinin çocuğu gibi değil de rehinesi gibi hissederek büyüyen, anne ve babaların “kitlelerin yeni afyonu olduğunu” düşünen, Tanrı’nın olmadığı bir dünyada, kutsal ve tecavüz edilmez olan annelerin yeni tanrı olduğunu iddia eden Mancini, bütün bunları devrimci eğilimler taşıyan annesinin tedavi masraflarını karşılamak için yapmaktadır. Boğulma numaralarından fırsat buldukça iflah olmaz bir seks bağımlısı olarak ilacını arar: Mastürbasyon yapmadığı her gün için eve bir kaya getiren arkadaşıyla birlikte, hayatın sillesini yiyerek dağılmış insanlarla birlikte olur... 

Palahniuk, Gösteri Toplumu’nun en veciz yazarlarından biridir. Çarpıcı, gerçekdışı, tutarsız ve anlamsız. Aynı zamanda müthiş bir hayalgücü ve yergi kapasitesi eşliğinde ev, araba, televizyon ve kazanmaya indirgenmiş hayatların içyüzüne bakar; bilinçaltlarındaki genelevleri ziyaret eder... "Chuck Palahniuk’un yeni romanı Tıkanma seks, sümük, göt, hastalık, bağımlılık, algı ve ölümle dolu. Deforme olmuş tavuklardan söz etmeye bile gerek yok. Bunlardan tiksinen biriyseniz, Tıkanma size göre bir roman değil. Aslında Palahniuk size göre değil. Gidip kendinize daha sığ ve yergiden yoksun bir yazar bulabilirsiniz." Bob Batchelor " 


4 Ekim 2014 Cumartesi

YEKTA KOPAN'DAN YENİ ÖYKÜLER: ''İKİ ŞİİRİN ARASINDA''

Tam da geçenlerde blogda  Bir de Baktım Yoksun'dan bahsetmişken, bu hafta Yekta Kopan'ın yeni öykü kitabından haber geldi.

144 sayfalık ''İki Şiirin Arasında'', 2 Ekimden itibaren kitapçılardaki yerini aldı.

''Yaşamın uzamış anlarından kurduğu öykülerini okura emanet eden bir yazar Yekta Kopan. Ruhumuza nereden sızdığını bilmediğimiz yüzleşmelerin izdüşümleri onun kaleminden bize ulaştığında kendi hesaplaşmalarımıza dönüşür. Farkına bile varmadığımız küçük anlarımız, yaşamımıza dağılır, genişler, sonra da hep sürer. Ya bir Yekta Kopan öyküsüdür onlar artık ya da unutulmuş bir yerde yazarlarını beklemişlerdir. 

Zam çok fena bir şey. Babam her sabah, "Allah belalarını versin, yine zam yapmışlar şerefsizler!" diyor. Sinirle atıyor gazeteyi yere. "Düzgün koysana şunu!" diyor annem, yerden kaldırıp katlıyor. Ona kalsa boş yere para veriyoruz bu kâğıt parçalarına, zaten hep insanın içini karartan haberler veriyorlar. "Bir zevkim var şu yalan dünyada, ona da karışma kadın!" diyor babam. Annem yeleğinin eteklerini çekiştiriyor. Öyle işte, dünya yalan.
(Tanıtım Bülteninden)''

28 Eylül 2014 Pazar

KISA KISA: ATTILA MARCEL (2014)

Genç piyanist Paul...
Anne ve babasını kaybettikten sonra iki yaşından itibaren dans eğitmeni teyzelerinin yanında büyüyen, hayatı piyanosunun notalarıyla anlamlandırmaya çalışan, sessiz bir genç.

Rutin hayatı esnasında günün birinde gizemli komşusuyla tanışması Paul'u gizli kalmış geçmişine yapacağı uzun bir yolculuğa çıkarır.

Bu zihinsel yolculuk onu beklenmedik yüzleşmelerle, anılarla, hiç tanımadığı anne ve babasının hikayesiyle karşı karşıya bırakırken bir yandan da gizemli komşusuyla arasında bir sır dostluğu başlatacaktır.

''Attila Marcel'' izleyiciyi Paul'un yolculuğuna ortak eden, çokca buruk bir şekilde gülümseten, hüzünlendiren değerli bir film.
 İçinde barındırdığı hüzün; katı, yoğun bir dramdan çok uzak, dengeli ve sade bir anlatımla sunulmuş. Bir an bile çizgiyi bozmaması takdire şayan.

İyi seyirler


25 Eylül 2014 Perşembe

BİR YAZAR, BİR KİTAP: BİR DE BAKTIM YOKSUN

"Buzdan bir kütle, mumyadan bir heykel gibi izledim kaderimi. Babam yanımda olsa bir tokat atar kendime getirirdi beni."

''Çocukluk düşlerinden yapılmış bir evin gölgeleri içinde babanın hayaletiyle karşılaşmak... Portobello’da, George Orwell’ın evinin önündeki kaldırımda oturup Tanpınar okurken zamansız sevgiliyle karşılaşmak... Kuledibi’nde, her şeyini bir Hopper çizimini elde edebilmek için harcamış bir adamla karşılaşmak... Ölüme çeyrek kala, bir balık lokantasında küçük kızının genç kadın haliyle karşılaşmak... Cinayetle kaza arasındaki bulanıklığa sığınırken, bir evcil hayvan dükkânında vicdan azabıyla karşılaşmak... Kara mizahla yoğunlaştırılmış usta anlatımıyla Yekta Kopan, okurunu, kentler, kitaplar, resimler, şarkılar, fotoğraflar ve insanlar arasında gezdiriyor. Çok iyi bildiğimiz ama unutmaya çalıştıklarımızı hatırlatıyor. Bir de Baktım Yoksun, unutulmaz bir karşılaşmalar kitabı.''

21 Eylül 2014 Pazar

FİLMEKİMİ'NDE NELER İZLEYECEĞİZ?

Bu yıl Vodafone Freezone sponsorluğunda 13. Kez Düzenlenecek olan Filmekimi yine iddialı, dopdolu bir programla geliyor. Prömiyerini Sundance, Cannes, Venedik ve Toronto Film Festivallerinde yapan 40'dan fazla film vizyondan önce seyirciyle Filmekimi'nde buluşacak.

11-17 Ekim tarihleri arasında aralarına bu yıl Kadıköy Rexx'in de katıldığı sinema salonlarında İstanbul'da düzenlenecek olan festival; ekim ayı boyunca da Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Urfa ve Trabzon'da seyirciyle buluşacak. Ayrıca Gaziantep'te 2-9 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek olan Zeugma Film Festivalinin de yabancı film programını üstlenecek.

Filmekimi, Ankara Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda 10-12 Ekim, İzmir Karaca Sineması’nda 15-19 Ekim, Bursa Cinetech Korupark Sinemaları’nda 17-19 Ekim, Diyarbakır N-City AVM Avşar Sinemaları’nda 24-26 Ekim, Urfa Emek Sineması’nda 24-26 Ekim ve Trabzon Lara Sinemaları’nda 31 Ekim- 2 Kasım’da yapılacak.

Görüldüğü gibi geçen yılların aksine İzmir için bu sefer 5 günlük bir programın ayrılması dikkat çeken bir gelişme.

İstanbullu sinemaseverler biletlerini 27 Eylülden itibaren (Lale kart sahipleri için 24 Eylülde ön satışta) biletix'den (hizmet bedeli ile) veya sinema gişelerinden hizmet bedeli ödemeden alabilecekler.

Festivalin diğer şehirlerdeki gösterimlerinin biletleri ise gösterimler başlamadan bir hafta önce satışa sunulacak.

Festivalin İstanbul ayağının programı açıklandı. Resmi sitesinden detaylar, seanslar öğrenilebilir. Diğer şehirler için ise henüz program yayınlanmadı, önümüzdeki günlerde netleşecektir.

Peki bu bilgiler dışında gelelim filmlere. Filmekimi bu yıl neler sunuyor menüde? Tüm filmleri listelemeden önce ben büyük puntolarla izninizle en merak ettiğim birkaç filmi sıralayayım, sonra aradan çekileyim.

WHIPLASH (DANIEL CHAZELLE)


MAPS TO THE STARS (DAVID CRONENBERG)


JERSEY BOYS (CLINT EASTWOOD)


DEUX JOURS, UNE NUIT (JEAN-PIERRE DARDANNE, LUC DARDANNE)


MR. TURNER (MIKE LEIGH)


LEVIATHAN (ANDREY ZVYAGINTSEV)


Tüm filmler:


  • Ayrı Dünyalar / Inbetween Worlds / Feo Aladag / Almanya
  • Seni Seviyorum Rio / Rio, I Love You / Vicente Amorim, Guillermo Arriaga, Stephan Elliott, Im Sang-soo, Nadine Labaki, Fernando Meirelles, Carlos Saldanha, Paolo Sorrentino, John Turturro, Andrucha Waddington / Brezilya-ABD
  • İnsanları Seyreden Güvercin / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence / Roy Andersson / İsveç
  • Karda Bir Beyaz Kuş / White Bird in a Blizzard / Gregg Araki / ABD
  • Dönüş / The Turning / Tony Ayres, Robert Connolly, Claire McCarthy, Stephen Page, Simon Stone, Warwick Thornton, Mia Wasikowska, David Wenham / Avustralya
  • Saraybosna’nın Köprüleri / Bridges of Sarajevo / Aïda Begic, Leonardo Di Costanzo, Jean-Luc Godard, Kamen Kalev, Isild Le Besco, Sergei Loznitsa, Vicenzo Marra, Ursula Meier, Vladimir Perisic, Cristi Puiu, Marc Recha, Angela Schanelec, Teresa Villaverde / Fransa-Bosna Hersek-İsviçre-İtalya-Portekiz-Bulgaristan
  • Aşkın Halleri / The Disappearance of Eleanor Rigby: Them / Ned Benson / ABD
  • Çile / Kreuzweg / Stations of the Cross / Dietrich Brüggemann / Almanya
  • Kök / I Origins / Mike Cahill / ABD
  • İlk Güreşte Aşk / Love at First Fight / Thomas Cailley / Fransa
  • Havana’ya Dönüş / Return to Ithaca / Laurent Cantet / Fransa
  • Whiplash / Damien Chazelle / ABD
  • Palo Alto / Gia Coppola / ABD
  • Yıldız Haritası / Maps to the Stars / David Cronenberg / Fransa-Kanada-Almanya
  • İki Gün, Bir Gece / Two Days, One Night / Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne / Belçika-İtalya-Fransa
  • Mommy / Xavier Dolan / Kanada
  • Jersey Boys / Clint Eastwood / ABD
  • Björk: Biophilia Live / Nick Fenton, Peter Strickland / İngiltere
  • Pasolini / Abel Ferrara / Fransa-Belçika-İtalya
  • New York’a Hoş Geldiniz / Welcome to New York / Abel Ferrara /
  • Geronimo / Tony Gatlif / Fransa
  • Dile Veda / Goodbye to Language / Jean-Luc Godard / Fransa
  • Çılgın Aşk / Amour fou / Jessica Hausner / Avusturya-Luxemburg-Almanya
  • Arayış / The Search / Michel Hazanavicius / Fransa-Gürcistan
  • Soğuk Cennet / Snow in Paradise / Andrew Hulme / İngiltere
  • Dingin Sular / Still the Water / Naomi Kawase / Japonya-Fransa-İspanya
  • Bire Bir / One on One / Kim Ki-duk / Güney Kore
  • Bay Turner / Turner / Mike Leigh / İngiltere
  • Çocukluk / Boyhood / Richard Linklater / ABD
  • Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall / Ken Loach / İngiltere-İrlanda-Fransa
  • Buz, Kar ve İntikam / In Order of Disappearance/ Hans Petter Moland / Norveç
  • Beyaz Tanrı / White God / Kornél Mundruczo / Macaristan-Almanya-İsveç
  • Mısır Adası / Corn Island / George Ovashvili / Gürcistan-Almanya-Fransa
  • Turist / Force Majeur / Ruben Östlund / İsveç-Danimarka-Norveç
  • Issız Toprak / Young Ones / Jake Paltrow / ABD
  • Kirli Para / The Drop / Michael R. Roskam / ABD
  • Mucizeler / Le meraviglie / The Wonders / Alice Rohrwacher / İtalya-İsviçre-Almanya
  • Mezara Kadar / A Hard Day / Kim Seong-hun / Güney Kore
  • Timbuktu / Abderrahmane Sissako / Fransa-Moritanya
  • Miss Julie / Liv Ullmann / Norveç-İngiltere
  • İnsan Sermayesi / Human Capital / Paolo Virzì / İtalya-Fransa
  • Yuvaya Dönüş / Coming Home / Zhang Yimou / Çin
  • Leviathan / Andrey Zvyagintsev / Rusya

18 Eylül 2014 Perşembe

KISA KISA: THE SIGNAL (2014)

Bilim-kurgu sineması 2014 yılında çok da iyi örnekler sunmadı maalesef. Yılın bilim-kurgu filmlerini tarttığımızda terazide hatırı sayılır bir ağırlık teşkil etmiyor diyebiliriz tabloya baktığımızda.

Özellikle ülkemizde son anda vizyona girmemesine karar verilen Johnny Depp’li Transcendence’in dünya çapında yaşadığı ağır hezimet buna en dikkat çekici örnek olarak gösterilebilir.

2014 yapımı bir başka bilim-kurgu ”The Signal” ise Transcendence kadar ağır bir hezimet olmamakla birlikte beklentiler düşük tutulduğunda gayet keyifli bir seyirlik sunuyor.

Nic ve Jonah üniversite öğrencisi olan iki yakın arkadaştırlar. Bu iki arkadaşın en büyük tutkuları ise bilişim dünyası ve hacker’lıktır.

Bir gün Nic’in kız arkadaşı Hailey’i bir yıllığına eğitim göreceği yeni üniversitesine kendileri bırakmak isterler. Böylece üç yakın arkadaş birlikte uzun bir seyahata çıkma fırsatı da bulacaklardır.

”Nomad” kod adlı bir hacker ise bu yolculuk süresince onları rahat bırakmayacak ve peşlerinde olacaktır. Uzun uğraşları sonucu Nomad’ın yerini tespit eden ikili onu bulup yüzleşmeye kararlıdırlar. Fakat hiç beklemedikleri bir şey bu yüzleşmenin sonunda onları bulacaktır.

Başrollerde Branden Thwaites, Beau Knapp, Olivia Cooke ve özellikle Matrix tutkunlarının fazlasıyla aşina olduğu isim Laurence Fishburne’ın yer aldığı The Signal yeni fikir sunmuyor veya türüne yeni bir soluk katmıyor belki ancak içeriği temellendirme çabasıyla film boyunca oluşturulan metaforları ile 2014’ün vasat bilim-kurgu filmleri arasından sivrilebilecek, türün meraklıları için keyifle izlenebilecek bir yapım.

İyi seyirler.

17 Eylül 2014 Çarşamba

DİNMEYEN...

Ali Elver, Kazım Koyuncu , Arzu Görücü , Metin Kalaç , Cafer İşleyen , Serkan Tuğ , Murat dilek...

Bilmem hiç kulak verdiniz mi onlara, hatırladınız mı? Bir zamanların 1996 çıkışlı ''Sisler Bulvarı'' adlı enfes bir albüme sahip, sonrasında sessizce dağılan Grup Dinmeyen'i.

Üstün vokaliyle, şimdilerde sesinin eksikliğini hissettiren Arzu Görücü, yanısıra artık aramızda olmayan Kazım Koyuncu ve arkadaşlarının şahane ortaklığının meyvesi: ''Sisler Bulvarı''...

Gece vakti, müzik dinlemek için biraz eskilere gidip arşivi kurcalarken ansızın çıktı karşıma, tekrar hatırlattı kendini.

Hayat sanırım, ölümlerine çok üzülsek de doğduğu için teşekkürler ettiğimiz insanları hatırladıkça, unutmadıkça daha güzel ve anlamlı. O insanları daima hatırlamak için;

ve tabii ki Ali Enver'e, Arzu Görücü'ye, ismini sayamadıklarıma, ansızın giden Kazım Koyuncu'ya selam göndererek:


http://www.youtube.com/watch?v=A8H80RoyTOo

16 Eylül 2014 Salı

KISA KISA: FRANK (2014)

Ülkemizde ilk kez 33. İstanbul Film Festivali'nde izleyici karşısına çıkan renkli bir Lenny Abrahamson filmi: Frank

Monoton ofis hayatı ve hayallerini kurduğu müzisyenliğe adım atma, başarısız beste denemeleri arasında sürüp giden bir ikileme sahip olan Jon Burroughs yine sıradan bir gün, kendisini sıradışı bir yolculuğa çıkaracak olan bir tesadüf ile karşılaşır. Bu tesadüf onun hayallerine adım atmasını ve aynı zamanda yaşadığı deneyimler sırasında kendisiyle, yetenekleriyle yüzleşme fırsatını da sunar.

Birbirinden uyumsuz, saykoluğun sınırlarında gezinen ama aynı zamanda bu uyumsuzluklarıyla, çatışmalarıyla birbirlerinden beslenen ''Soronprfbs'' üyeleriyle kendi tabiriyle yaratıcılık girdabında sürüklenmeye başlar.

Renkli karakter çeşitliliğiyle, senaryosuyla, insanda çekip gitme isteği uyandıran İrlanda atmosferiyle  ''Frank'' 2014'ün en samimi işlerinden.

Özellikle bir parantez açmam gerekirse o da Maggie Gyllenhaal için. Gyllenhaal; göreceğiniz en sıradışı performansını Frank'da sergilemiş desek isabet olur.

2014'ün en iyi işlerinden olan bu sıcak filmi ıskalamayın derim.
İyi seyirler.



10 Eylül 2014 Çarşamba

DÜŞÜNCELER, ANLAŞILAMAYANLAR...

Tiksintiyle baktı gözünün önünden geçip giden hayallerine. Bakmak her zaman somut bir eylem olmayabiliyor, hayallerine de bakabiliyor insan. Elle tutamasa da hissedebiliyor tüm anıları, acıları.

Bir çer çöp kümesini yakar gibi yakmak istedi buruk anılarını, gerçekleştiremediklerini, içinde ukde kalanları. Yanmalarını izleyip küllerini savurmayı istedi şiddetle. Hatırlamak istemediklerine dair ortada iz kalmasın istedi. Uçup gitsinler istedi aklından. Tıpkı ateşte kül olan somut cisimler gibi. O soyutlukları da ortadan kaldırmak istedi.

Şimdi geriye dönüp bakınca çoğu şeye anlam veremediğini düşündü. İnsanlar, beklentiler, dost görünüp kaybolanlar. Kitapçıların raflarını süsleyen maharetmiş gibi ''best-seller'' ünvanıyla damgalanan kitaplar gibiydi anlam veremedikleri.

Her lafın arasında ''Daha kötüleri de var, haline şükret'' diye kestirip atan insanlara anlam veremedi en çok da. Onların böyle diyerek kendilerini kandırmalarına anlam veremedi. Sanki daha kötülerini cidden umursuyorlarmış gibi aldatmacı bir görünüm içindeydiler ona göre. Hiçbir şey demedi böylelerine. Zaten ne dese boştu. ''Haline şükret'' deyip bulundukları koşullarda daha iyisi için mücadele etmeyen insanlarla doluydu dünya. ''Haline şükret'' deyip yanı başındaki kötülüklere, yoksulluklara, haksızlıklara seyirci kalan sahte insanlarla doluydu.

Anlayamadı insanları bir türlü veya daha önemlisi anlayabileceği, anlaşabileceği insanlar hiç çıkmadı karşısına. En çok da bu üzdü onu. Tanısa anlaşabileceği insanların yanından habersizce yürüyüp gitmek bir sokakta.

İnsanlardan tiksindiği zamanlarda kitap okumayı daha çok istedi, daha çok kitap okudu. Meriç'in de dediği gibi insanların kıyıcılığından uzaklaşıp kitaplara sığındı.

Bazen günlerce eve kapandı, insan yüzü görmek istemedi. Kitapların dilini daha iyi anladı ve konuşmak isteyeceği insanların hep o kitapların yazarlarından oluştuğunu düşündü. Kitaplarını çok sevdiyse emindi ki o yazarlarla da oturup sohbet etme fırsatı olsa onları da çok severdi.

Hep doğru anları, kişileri, yerleri beklerken yanlış bir hayatı yaşadığını düşünüyordu.

 Binmek istediği otobüsün beklediği duraktan geçmeyeceğini bile bile o durakta beklemek gibiydi.

31 Ağustos 2014 Pazar

BİR YAZAR BİR KİTAP: KADINDAN KENTLER

Alsancak İskelesi, Overlok, asker bavulu, Nurhayat, Adana Seyhan Oteli, dansöz kıyafeti, Emine, burma bilezik...

Yaşadığı veya içine hapsolduğu kentin silüetine bürünmüş kadın karakterler. Eski bir eş, kimi öyküde bir abla, bazen eski bir arkadaş, bazen İstanbul'un erguvanlarını özleyen, yaşam standartıyla hüznünü gizlemiş gurbetteki bir arkadaş.

Her biri ayrı bir şehrin öyküleri, yarım kalmışlıkları, korkuları, hüzünleri.. Kimi bir şehrin göbeğinde, kimi bir kırsalda ama hepsi ortak bir noktada vuruyor okuyucuyu.

Murathan Mungan 16 farklı şehirde geçen ve 16 öyküden oluşan bu kitabında okuyucuyu etkili anlatım diliyle bambaşka diyarlara, öykülere, kadınların iç dünyalarına götürüyor ve bunu yaparken okuyucuyu kendi içinde bir hesaplaşmaya sürüklüyor, hayatıyla yüzleşme fırsatını sunuyor.

Bunlar sadece anlatım gücüyle parlayan öyküler değil, aynı zamanda okuyucu için bir ayna vazifesi de gören kıymetli öyküler dizisi...

26 Ağustos 2014 Salı

BİR KONSER BİR AN...

Takvim 12 Temmuz 1986'ı gösteriyor. Wembley'de olağanüstü bir atmosfer.

Muhtemelen ne kadar şanslı olduklarını ilerleyen yıllarda daha iyi idrak edecek muazzam bir seyirci topluluğu..
Dünyada nice insana kısmet olmayacak tarihi bir anın, gelecek nesillerin internetten imrenerek izleyecekleri bir konserin tadını çıkarmakla meşguller.

Sahnede dev bir isim: Freddie Mercury
O coşku, o söylediği şarkılar yetmemiş olacak ki tüm görkemiyle bir ses düellosuna davet ediyor seyircileri.
Tabii ki hiç kaybetmeyeceği bir düello...






25 Ağustos 2014 Pazartesi

''BAŞKA SİNEMA'' ARTIK İZMİR'DE!

Uzun zamandır İzmir ve çevresinde oturan sinemaseverlerce beklenen, eksikliği hissedilen bir oluşumdu Başka Sinema.

Nitekim geçtiğimiz yıldan bu yana İstanbul, Ankara, Eskişehir ve Bursa'da var olan ''Başka Sinema'' İzmirli sinemaseverler tarafından haklı olarak bekleniyordu.

Nihayet beklenen haber geldi bugün. ''Başka Sinema'' 12 Eylülden itibaren İzmir Karaca Sineması'nda.

Artık İzmir'e de her gün festival!



23 Ağustos 2014 Cumartesi

ÖZLEDİĞİMİZ TARZDA BİR FELAKET FİLMİ: ''INTO THE STORM''

Doğa ananın insanı sınadığı felaket filmleri genellikle orta yolu bulmamakla birlikte ya vezir olur ve bu tarz filmlerin müptelalarını tatmin eder veya rezil olarak yıllarca dalga geçilebilecek, ciddiyetsiz bir sunum çıkarırlar ortaya.

Bu yüzden bu alanda kaliteli bir film her zaman karşımıza çıkmıyor. Nitekim bu sinemanın son 10-15 yılını düşünürsek nice trajikomik örnekler, harcanmış senaryolar, sırtını sadece görsel efektlere dayayan yapımlar gördük, geçirdik. (Yaklaşık 5 yıl önceki Emmerich'in 2012'sini hatırlatsam mesela)

Önceki yıllardan da tecrübe edindiğimiz üzere sadece elinizde sağlam bir hikayenizin veya güçlü görsel ekibinizin olması bir felaket filminin ''iyi'' olarak tanımlanabilmesi için yetmiyor. Etkili bir sunum için tüm bu unsurların ve fazlasının bir dengeye oturtulması gerekiyor. (sürenin dozunda olması, adrenalinin ölçüsünün belirlenmesi, klişe kullanımları vs.)

İşte nihayet tüm bu unsurları oldukça iyi bir dengeye oturtan ve izleyiciyi oldukça tatmin eden sağlam bir yapım çıktı karşımıza: Into The Storm

Hem süresiyle sıkmayan hem de görsel efektlerle birlikte adrenalini, akıcılığı oldukça iyi harmanlayan ''Into The Storm'', sıradan bir felaket filmi bekleyen seyirciyi ters köşeye yatırmayı başarıyor ve sonuna kadar zevkle izletiyor kendini.

Açıkcası beklentilerimin oldukça üzerinde, doyurucu bir film çıktı. Ortalamanın üzerinde, sağlam bir iş diyebiliriz kendisi için.
Dolayısıyla ''hadi klişe bir blockbuster izleyelim'' beklentisiyle gidenleri de fazlasıyla şaşırtacaktır diye düşünüyorum.

Filme konusuna gelirsek, aslında malum ama kısaca özetleyelim:

Yaklaşmakta olan hortum tehdidi her şeyden habersiz Silverton kasabasına doğru ilerlemektedir. Her şeyi yerle bir edebilecek güçteki bu hortumlar kasaba halkını ansızın bir hayatta kalma mücadelesine sürükler.

Bu esnada müdür yardımcısı olarak görev yaptığı lisenin mezuniyet törenini hazırlayan bir baba (Richard Armitage), oğulları Donnie (Max Deacon) ve Trey (Nathan Kress), fırtınaları kovalayıp görüntülemeye çalışan bir tv ekibinin içinde yer alan Allison (Sarah Wayne Callies) ve ekip arkadaşları Pete (Matt Walsh), Daryl (Arlen Escarpeta) ve Jacob (Jeremy Sumpter) bu felaketin ortasında hayatta kalmak için çabalarken yolları kesişecek olan insanlardır.

''Into The Storm'' yazının başında da belirttiğim gibi bir felaket filminde olabilecek tüm unsurları oldukça iyi bir şekilde dengeleyerek baştan sona başarılı bir sunum ortaya koyuyor. Yalpaladığı bazı kısımlar olsa bile çok çabuk ayağa kalkıp toparlamayı başarıyor.

90 dakikalık süresi olan bir film için oldukça uzun sayılabilecek bir giriş kısmıyla başlayan film, tüm karakterlerini izleyiciye tek tek tanıtarak olaya giriş yapıyor ve ısınma turunun ardından filmin sonuna dek hiç dinmeyecek adrenalinin kucağına bırakıyor izleyiciyi.

Yer yer kahramanların elindeki kameralardan yani birincil anlatımdan olayları bize aktaran film, böylelikle sabit kamera kullanımından ziyade bu yola da başvurarak anlatımını güçlendiriyor.

Gelişme bölümünden itibaren bitene dek türünün de hakkını vererek çok iyi görsel efektlerle ve başarılı görüntü yönetmenliğiyle gerilimi üst seviyeye taşıyan ''Into The Storm'' baş döndüren, güçlü bir kompozisyon çiziyor.

Filmin güçlü görsel kısmının yanında bir başka güzel yanı klişelere takılmayıp izleyiciyi boğmaması.
Klişe kullanımı yok mu? Var elbette ama bunların kullanım dozu çok yerinde. Göze batmıyor, uzun sürmüyor ve bu yüzden konsantreyi de bozmuyor. Dramatik, klişe sahnelerin de dozu gayet yerinde. Ana anlatının önünü kesmediğini söyleyebilirim.

Normalde sinemada 3D kullanımını sevmem. Ancak artık gereksiz, yerli yersiz neredeyse her film 3D çekilirken bu filmde 3D kullanılmamasını bir eksiklik olarak gördüm. Sağlam bir 3D çekimiyle yaratacağı etkiyi artırabilirdi ki bu haliyle bile çok iyi.

Felaket filmlerini seviyorsanız ''Into the Storm'' fazlasıyla tatmin edecektir, hatta nefesinizi kesip ıslah bile edecektir.
Fırtına, felaket, sert iklimleri sevenler için bile fazlasıyla ürkütücü ve çok başarılı.
İleriki yıllardır kendi türünde adını sıklıkla hatırlatacak filmlerden. Sinemadayken kesinlikle şans verin.

İyi seyirler

18 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR YAZAR BİR KİTAP: ''ANGELA'NIN KÜLLERİ''

''Ekonomik kriz sırasında, Amerika'ya yeni gelmiş bir göçmen ailesinin çocuğu olarak, Broklyn'de dünyaya gelen ve İrlanda'nın Limerick kentindeki yoksul mahallelerde büyüyen Frank McCourt'un anıları böyle başlıyor. Frank'ın babası Malachy, genellikle çalışmadığı, çalıştığı zamanlar da aldığı parayı içkiye yatırdığı için, annesi Angela'nın çocuklarını bakıp besleyecek parası yoktur. Ancak aynı Malachy, sorumsuz ve garip bir adam olmasına karşın, Frank'in hikâye yazma yeteneğini ortaya çıkacaktır. Frank, babasının, İrlanda'yı kurtaran Cuchulain hakkında anlattığı hikâyelerle, annesine bebekler getiren, Yedinci Basamaktaki Meleğin hikâyesiyle beslenerek büyür. Belki de Frank'in hayatta kalmasının nedenidir bu hikâye .

 Frank, paçavralar giyerek, Noel yemeği için domuz başı dilenerek, ateş yakmak için sokak kenaklarından kömür toplayarak, yoksulluğa, açlığa ve akrabalarıyla komşularının umursamaz zalimliğine katlanır. Katlandığı gibi, hakâyesini, yaşama sevinciyle dolu, olağanüstü bağışlayıcı ve etkili bir dille anlatmak için sağ kalır.Her sayfası, Frank McCourt'un şaşırtıcı ve sevencen mizahı ile dolu olan ANGELA'NIN KÜLLERİ, bir klasiğin tüm belirtilerini veren muhteşem bir kitap. Why Should You Doubt Me' (Benden Niye Kuşkulanasın ki?) isimli kitabın yazarı, Mary Breasted'in dediği gibi, "Frank McCourt'un kitabı çok dokunaklı, çünkü insanın yüreğini dağlayan hikayesi gerçek. Hiç kimse, hiçbir zaman yoksullukla çocukluğu böyle anlatmadı. Frank McCourt'un hikaye yazmak için sağ kalması insanı hayrete düşürüyor. Böylesine bir pislik ve sefaletten, kusursuz bir başyapıt yaratabilmiş olması da az mucize değil"




17 Ağustos 2014 Pazar

BENDEN SİZDEN BİRİ YARATMAYI NASIL BAŞARDINIZ?

Genç yaşta bir sır olup gidenlerden...

Genç ölümler hep üzer insanı. Arkalarında yarım kalmış hikayelerini bırakarak ayrılırlar. Son sayfası koparılmış bir kitap gibi, hiç çözülemeyecek bir sır gibi...






                                           Yavuz Çetin (25 Eylül 1970- 15 Ağustos 2001)


16 Ağustos 2014 Cumartesi

HİSLERİMİZE DOKUNMAYA DEVAM EDİYOR: ARA GÜLER

Daha birkaç ay önce hakkında hızla yayılan ölüm haberlerine üzülürken, o; bu iddialara hastane odasından çekilen fotoğrafıyla cevabını vermişti. ''Buradayım hala'' demişti. 
Ve şimdi o insanın doğum gününü kutluyoruz. Hayat böyle güzel detaylarla da dolu olabiliyor işte.

Hala aramızda, hala her fotoğrafıyla hislerimize dokunmaya devam ediyor.

Doğum günün kutlu olsun Ara Güler

Ara Güler'in karesiyle Engin Ergönültaş- Minare Gölgesi

14 Ağustos 2014 Perşembe

BİLİMSEL TEORİLERE YÜZEYSEL BİR BAKIŞ: LUCY

Geçtiğimiz cuma vizyona giren, Fransız yönetmen Luc Besson'un son filmi ''Lucy'', Besson'un bilimsel teorilere National Geographic belgeseli misali slaytlar eşliğinde yüzeysel bir şekilde dokunarak, aksiyon damarını ön plana çıkardığı film olarak tanımlayabileceğimiz bir yapım.

''İnsanoğlunun beyninin yüzde 10'unu kullanması'' gibi yıllardır artık bayat hale gelen bir konuyu arkasına alması dezavantaj ve merak edici bir unsur olmamakla birlikte oyuncu kadrosu ve aylardır dönen fragmanıyla ilgiyi üzerine çekmeyi başarmıştı.
Ve 8 ağustosta vizyona girdi.

Sonuç: Eğlencelik bir film olmuş.

Besson'un istediği neydi bilmiyorum ama ''hadi biz de bilimsel bir film çekelim, eksik kalmayalım'' gibi bir düşüncesi olmuşsa eğer maalesef bu düşünceyi filme yansıtamamış. Ben göremedim şahsen.

Bilimsel (aslında ortada olmayan bilimsel) yönünü ele alırsak detaysız, lise bilgisi düzeyinde, herkesin bilebildiği noktalara parmak basıyor ve bu noktada izleyicinin ilgisini çekmeyi başaramıyor. Bir süre sonra da zaten bambaşka bir raya (bildiğimiz Besson tarzına) giriyor.

Peki olumlu yanı yok mu? Kötü bir film mi?

Tüm bu temellendirilemeyen ve baş ağrıtan bilimsel safsatasını bir kenara bırakırsak eğer, kötü bir film gözüyle bakmıyorum Lucy'e. Salondan memnun ayrıldığımı söyleyebilirim açıkcası.

Beklentileri derinleştirmediğiniz takdirde, ''hadi yeni bir The Fountain, Inception izleyelim, bilim-kurguya doyalım'' gibisinden bu film için fazlasıyla uçuk sayılabilecek beklentilere kapılmadığınız sürece beğenebilirsiniz.

Luc Besson bir deneme yapmış, sonra maya tutmayınca araya bolca Scarlett Johansson'lu sahnelerin olduğu eğlencelik aksiyon dozunu da serpiştirerek bunları telafi etmeye çalışmış.

Oyuncu kadrosu gayet tatmin edici. Son yıllarda yılda üçer beşer bilim-kurgu filmlerinde gözüken, bundan önce Transcendence'de de gördüğümüz (ki o da mayası tutmayan bir bilim-kurguydu) Morgan Freeman ve filmin en büyük artısı diyebileceğimiz Scarlett Johansson filmi keyifli hale getiriyor.

Evet, filmden akılda kalıcı en büyük unsur Scarlett Johansson. Başrol için çok doğru bir seçim olmuş. Oradan oraya uçuyor, kaçıyor, üstün özelliklerini kullanıyor, yer yer espri de patlatıyor, fena da geriliyor. Daha ne yapsın?

Hangi kulvarda olduğunu bilerek gidin, kafa dağıtın, eğlenin, sempatik Johansson'u görün ama çıkınca da unutun derim. Aksi takdirde bilim-kurgu diyerek giderseniz çok yerden yere vurursunuz.

İyi seyirler.

12 Ağustos 2014 Salı

HAYAT AŞILAYAN GÜLÜMSEMESİ ARTIK OLMAYAN: ROBIN WILLIAMS

Pazar sineması kuşağının hala var olduğu zamanlar...
Tüplü bir televizyon. Televizyonda Güner Ümit'in dublajıyla bir Robin Williams filmi. İdealist ve sadece filmdeki öğrencilerine değil, onu izleyen her izleyiciye hayata dair bir şeyler katan bir öğretmen rolünde: John Keating.

Ölü Ozanlar Derneği'nin bu meşhur sahnesindeki gibi bir kez daha bir yaprak yırtıldı ama bu kez bizim anılarımızdan, kimimizin çocukluk, kimimizin gençlik döneminden ama mutlaka Robin Williams filmlerine az biraz bile olsa tanıklık eden, dokunan herkesin anılarından bir yaprak yırtıldı.

Sinema dünyası bir yaprağını daha döktü yere...

Robin Williams artık yok ve ben anılarımdan, geçmişimden bir parça koparılmış gibi hissediyorum...
Robin Williams ölünce biraz daha büyüdüm, izleyicileri olarak bizler biraz daha büyüdük.

Sadece bir aktör değil, tüm rolleriyle zihinde yer edinen bir anıydı. Kocaman ve hayat aşılayan gülümsemesiyle.
İddialar doğru mudur bilinmez ancak her filmiyle düşündüren, bize hayat aşılayan bir aktör keşke bu şekilde hayata veda etmeseydi. Keşke onu da hayata bağlayan bir şeyler olabilseydi.

Hoşçakal Robin Williams.
Hoşçakal Adrian Cronauer, John Keating, Sean Maguire, Patch Adams...


(21 Temmuz 1951- 11 Ağustos 2014)


11 Ağustos 2014 Pazartesi

BİR YAZAR, BİR KİTAP: ''1984''

''Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır. 

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.''

Kişisel not: Pek manidar oldu, böyle bir günde...

7 Ağustos 2014 Perşembe

GEÇ DE OLSA YENİDEN UMUT KAYA

2009'un başları...
Tesadüfen, hiç dinlemediğim bir isim çıkıyor karşıma: Umut Kaya
Ve bu tesadüf kişisel müzik zevkim için en güzel tesadüflerden biri oluyor. O günden sonra Umut Kaya, çalma listelerimden hiç eksik olmuyor.

Mevsimler Geçerken, Mor Yazma, Yanıma Yataydı gibi hala bıkmadan dinlenen şarkılarla ilk albümü zihnime kazımıştı Umut Kaya.
Sonrasında bir sessizlik dönemi oluyor. Yeni albümü beklerken birbirinden güzel cover'larla (Neredesin sen gibi) dinleyenlerinin ağzına bir parmak bal çalıyor.

Ve her şeyden habersiz, Umut Kaya hala aklımın bir köşesinde dururken dün Twitter'de gördüğüm bir tweet ile alıyorum güzel haberi. Yeni albüm zaten çıkmış sessiz sedasız hem de dört ay önce, nisanda.

Hayıflanıyorum bu kadar geç öğrendiğime. Yine bir tesadüf eseri denk gelmesem hala haberim olmayacakmış meğer neredeyse 6 yıl sonra gelen yeni albümden.

Hiç az bir süre değil, kıvranarak bekleyen mütevazi hayran kitlesi için. Neyse ki daha fazla üzmeden tekrar karşımızda Umut Kaya, hem de aynı naiflikle, aynı dokularla: Gün olur devran döner

Hiç bekletmeden dinlemeye başlıyorum bu yeni albümü. Daha ilk şarkıdan kafadaki bütün soru işaretlerini, endişeleri silip atıyor. Hani şu uzun süre sonra çıkan albümün eski büyüyü yakalayamama ihtimali.

Hiç de öyle olmuyor, sevindiriyor Umut Kaya

Çok uzun zaman geçmiş, o hiç değişmemiş. Hala naif, hala hisli söylüyor, hala çizgisinden ödün vermeden, popülaritenin tehlikeli tuzaklarına basmadan, kaliteli müzik icra etmeye devam ediyor. Oturup anlatıyor bize, biz dinliyoruz. Ve hala değeri saklı, daha doğru tabirle hala underrated.

Sanırım, çok bekleyen biz hayran kitlesine verebileceği en güzel hediye böyle bir albümdü. Aynı tadı korumayı başaran bir albümdü.

Sen hala çok güzelsin Umut Kaya. Hep böyle devam et. Biz burada bekliyor olacağız yeni şarkıları. Bazen albümden geç haberimiz olsa da...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

EMEKÇİYİ HATIRLAMAK...

İşçi, emekçi, alın teri...

Bu kelimeler halk arasında daha çok ideolojik bir ifade olarak anılsa, algılansa da aslında belli bir ideolojinin sahiplenmesinden ziyade başlı başına bir gerçeklik olarak hayatımızın bir noktasında duruyorlar.

Sabahın 5'inde oturduğun sokağı sessiz sedasız süpüren biri, kış mevsiminde kalorifer kazanlarında çalışan biri, hayatını ortaya koyarak, her sabah belki de ölüme doğru yola çıkarak ekmeğini çıkaran bir maden işçisi.

Belki de çoğu zaman farkedilmeyen, gündelik hayatın arka planındaki detayların öznesi, iş hayatında figüran rolü üstlenen biri...

Peki, bu yazı bir ajitasyon yazısı mı?
Hayır. Öyle algılandıysa da affola. Neyin ajitasyonu olsun? Utanılacak bir şey midir işçi olmak, emek harcayarak alın teriyle para kazanmak.

Hayır, işçiler utanılacak bir mesleğe sahip değiller. Bahsetmek istediğim şey bu değil.

Bahsetmek istediğim şey, acı olan şey; utanma duygusuna zorlanıyor olmaları. Evet, zorlanıyorlar birileri tarafından.
Statüko tarafından, kendini üstün gören bireyler tarafından, şık takım elbiseleri kendine maske olarak kullanan sinsi bürokrasi dili tarafından hep utanmaya zorlanıyorlar...

Çalışıyorlar, çok çalışıyorlar, emeklerinin karşılığını bazen alamıyorlar bile. Çoğunlukla susuyorlar, az konuşuyorlar.

12 saatlik insanüstü mesaideki kısıtlı molalarda içtikleri bir bardak zift rengi çaya akıtıyorlar geçim dertlerini, efkarlarını. Bazen kendi aralarında konuşmaya bile gerek duymuyorlar. Yüzlerindeki tecrübeli yorgunluk anlatıyor zaten çoğu şeyi.

Kimisi okuyamamış, gelmiş. ''İmkanımız yoktu, okuyamadık'' cümlesi dökülüyor ağzından. Kimisi de okumak istememiş, kimisi ölen babasının ardından ailesini geçindirme derdine düşüp daha çocuk yaşlarda işçi olarak bulmuş kendini. Her birinin ayrı bir hikayesi var içlerinde yara olan.

Ama bir şey var ki, her biri onurlu, her biri temiz. Her akşam helal lokma götürecek olmanın vicdan rahatlığıyla gidebiliyor evlerine. Evet, belki her istediklerini alamıyorlar veya çocuklarının bazı isteklerine kulak kapatmak zorunda kalıyorlar istemeden ama alın terinin ne kadar kıymetli olduğunu en iyi onlar biliyorlar.

Eğer ölü sayısı belli bir sayının üstünde değilse, sessiz sedasız ölüyor işçiler. Gazeteler bile zoraki yer veriyor bazen, küçücük satırlara sığdırmaya çalışarak. Her gün ölüyorlar bir yerlerde, biz farkında değilken.

Ve geri kalanlar ''ekmek parası'' diyerek her yeni gün korkularını bastırıp çalışmaya devam ediyorlar.

Emekçiyi hatırlamak ama ölmeden önce hatırlamak...

31 Temmuz 2014 Perşembe

BOYHOOD'DAN HABER VAR

Ancak filmi sabırsızlıkla bekleyen Türk sinemaseverler için iyi bir haber değil ne yazık ki...

Çekimleri 12 yılda tamamlanan Richard Linklater'ın 163 dakikalık son filmi ''Boyhood'' Türkiye'de !f İstanbul 2014'te kapanış filmi olarak gösterilmişti.

Aradan geçen süre zarfında filmi festivalde izleyemeyen, kaçıran sinemaseverler için şüphesiz en büyük merak konusu gösterim tarihiydi.

Bugün UIP Türkiye'den gelen habere göre ise Boyhood ülkemizde vizyona girmeyecek. Bu hayli üzücü gelişmede sonradan bir değişiklik olur mu (ki umarım olur) bilinmez ancak biz meraklılarının gözü hala bir umut film ile ilgili yeni gelişmelerde olacak.

30 Temmuz 2014 Çarşamba

BİR YAZAR, BİR KİTAP: KOPYALANMIŞ ADAM

''Tertuliano Máximo Afonso boşanmış, karamsarlık içinde tekdüze bir yaşam süren bir tarih öğretmenidir. Keyfi biraz yerine gelsin diye arkadaşlarının önerdiği bir filmi videoda izlemek üzere alır. Aynı gece evdeki gürültülere uyanınca filmin videoda kendi kendine oynadığını görür. Filmdeki figüranlardan biri kendisinin beş yıl önceki haline tıpatıp, ikiz gibi benzemektedir. Tertuliano bu adamın izini sürmeye çalışır; saplantıya dönüşen arayışının tedirgin edici, hatta dehşet verici sonuçlara ulaşacağını anladığında ve adamın kim olduğunu öğrendiğinde garip bir hikâye gibi başlayan olay, kimlik ve benlik üzerine karmaşık bir düşünceler silsilesine dönüşecektir. José Saramago'nun lirik bir anlatımla sunduğu bilinç akışı yöntemiyle okur, metropol yaşamının birey üzerindeki etkisini de bu olağanüstü hikâyenin katmanlarında buluyor. Kopyalanmış Adam sinemaya da Düşman adıyla uyarlanmıştır.''




21 Temmuz 2014 Pazartesi

HEP FİLMLERDE OLUR ZATEN

Saatine baktın: 16.15
Yetişmen gereken bir tren var 16.45'te kalkacak olan.

Yetişemezsen seyahati yarına ertelemek zorunda kalacağın bir tren. Aceleyle tıkıştırdın bavulu. Sağını solunu kontrol ettin, oraya buraya baktın. Yine de için rahat etmedi, bir şeyleri unutmuşsun hissi her yerini sardı. Panik oldun iyice ''ya yetişemezsem'' diye.

İki ihtimalin var: Arkana bakmadan aceleyle bavulu alacak ve trene yetişmek için can havliyle kaçarcasına koşacaksın ve trende bir şeyleri unuttuğun aklına gelecek ya da ikinci ihtimal; evi için rahat edene kadar kontrol edeceksin, bir şeyleri unutmadığından emin olacaksın ama o tren de içini rahat ettirmek pahasına kaçacak ellerinden...
Seç seçebilirsen. Seçtin de zaten. Çıktın hemen evden, bir taksi çağırdın.

Aksilik ya bugün her şey yavaş işliyor, zaman hariç. Taksici uyuşuk. ''Hadi artık be kardeşim, ilerle!'' diye haykırmak istiyorsun bol ünlemlisinden ama hep kibar oldun sen, en gereksiz anlarda bile. O yüzden o yürek de yok sende. Sustun, oturuyorsun, ayaklarını tedirginlikle sallayarak.

Sonunda varıyor taksi, planladığından geç bir vakitte. Uzatıyorsun parayı, aceleyle para üstünü alıp, fırlıyorsun taksiden. Tren garına girip perona koşturuyorsun elinde o an dünyanın yükünü taşıyormuşcasına ağır gelen bir bavulla. Bakıyorsun perona, giden gelen yok, bekleyen yolcular da yok. O an ölüm sessizliğini yaşıyorsun sanki. İçinden geçen şeyin gerçekleşmemiş olduğunu umarak yaklaşıyorsun görevliye.

16.45 trenini soruyorsun. Geç kaldığın için bunu hak ettiğini düşünen ters bir bakış atarak korktuğun cevabı veriyor görevli. O an yaşadığın sinir harbine rağmen teşekkür ederek ayrılıyorsun görevlinin yanından ama o sana bir ''rica ederim'' cümlesini bile çok görüyor.

Hani izlediğin filmlerde kahraman ne aksilik olursa olsun hep yetişirdi trene? Öyle şeyler hep filmlerde olur zaten. Sen hep yetişeceğini zannet.  

Klişeleri yıkan adam oldun sen zaten ama olumsuz anlamda.

Lisedeyken derslerin hep tepe taklaktı hani. Bir türlü aran iyi olmadı matematikle, geometriyle, coğrafyayla...
Eve hep korkarak karne götürürdün, bütün gerilim filmlerini kıskandıracak ürkütücü bir atmosferde.
Matematik öğretmenin seni rezil etmişti de annenin yanında, demediğini bırakmamıştı, ''bundan adam olmaz'' demediği kalmıştı bir tek.

Sen hep mucize bekledin, filmlerdeki o ucuz, mutlu klişeleri bekledin.

Bir gün gelecek okulun ezik, başarısız, hor görülen öğrencisi herkesi utandıracak ve büyük başarılara imza atacaktı ama olmadı değil mi? Bak, gördün mü? Öyle şeyler hep filmlerde olur zaten.
Hiçbir zaman derslerle aran düzelmedi. Her zaman seni kötüleyen matematik hocanı haklı çıkardın. Lise sonunda da küçük bir Anadolu kentinin üniversitesine kapağı zor attın. Okulun mezun olur olmaz unutulup gidecek silik öğrencileri arasında yerini aldın. Mezunlar listesinde bile soyadını yanlış yazmışlardı senin de onu bile kanıksamıştın artık.

Kaktın oturduğun banktan, yürüdün gişeye doğru. Yarınki 16.45 treni için bilet alacaktın. Gişeye ilerlerken senin yaşlarında güzel bir kadın gördün, belli ki o da bir başka trene yetişecek, elinde bir sürü dosya var, ıvır zıvır.

Aksilik bu ya çarpıştınız. Kadının elindeki dosyalar yere saçıldı. Hani bekledin ki beraber eğilirsiniz yere, sen ona yardım eder, dosyaları toplardın, tanışırdınız belki. Belki sohbeti öyle ilerletirdiniz ki gitme derdin ona, bırak tren gideceği yere varsın. Seninle kalırdı ya da giderdi belki ama tekrar aynı yerde buluşmak için sözleşirdiniz. Yıllar sonra karşılardınız belki. Before Sunrise'daki gibi. O filmi de pek severdin zaten.

Peki ne oldu? Hayal ettiğin gibi olmadı. Ne sen bir Ethan Hawke oldun ne de o bir Julie Delpy.
Kadın küfürler saçarak yardımını geri çevirdi. Seri ve sinirli hareketlerle topladı yerdeki dosyaları. Sen de küçük düştün, rezil oldun garın ortasında. Kimileri kahkaha attı. Kadın sana son kez sinirli bir bakış fırlattı, trene koştu.

Sen daha hayal et, öyle şeyler hep filmlerde olur zaten...


Bumerang - Yazarkafe