31 Aralık 2013 Salı

2013 GERİDE KALIRKEN

Yaşadığımız 365 gün, bugün itibariyle sona ererken, bu yılın bir kritiğini yapmak, biraz ortaya karışık her konudan aklıma kazınanları derlemek istedim. 2013 sinemasına dair biraz daha altını çizmek istediklerim de vardı, onları da araya sıkıştırmak istedim.

Şüphesiz bu yıl, sosyolojik olarak da birçok unutulmayacak olay yaşadık. 2013; Türkiye için şüphesiz Gezi Parkı Direnişi ile hiç unutulmayacak bir yıl oldu. 7 gencecik can ise hayata veda etti, arkalarında yarım kalmış yaşamlarını, söylenmemiş sözlerini bırakarak.

Sinema, Tiyatro, Müzik dünyasından da birçok kayıp verdik.
Tuncel Kurtiz, Nejat Uygur, Osman Gidişoğlu, Zafer Önen, Ferdi Özbeğen, Tekin Akmansoy, Metin Serezli, Müslüm Gürses, Dinçer Çekmez, Adnan Şenses ve daha şimdi aklıma gelmeyen sanatına, mesleğine gönül vermiş isimleri ebediyete uğurladık.
Mekanları cennet olsun.

Biraz da edebiyattan bahsetmek istiyorum. Bu yıl içerisinde çıkan ve içime işleyen iki kitaptan söz etmeden geçemeyeceğim: Ercan Kesal'ın Peri Gazozu ve Mahir Ünsal Eriş'in Olduğu Kadar Güzeldik kitapları bu yıl satırları zihnime işleyen iki yerli eser oldu. Benden küçük bir tavsiye olsun isterim.

Müzik dünyasında ise Ağustos ayında Roger Waters Türkiye'den geçti, Depeche Mode tam geldiler derken yine direkten döndüler.

Ve apar topar özet niteliğindeki bir girişten sonra sözüm dönüp dolaşıp sinemaya geliyor. Bu yıl için küçük bir sinema değerlendirmem olacak.

Önce bu yılın pek saklı kalmış, benim gönlümdeki gizli şampiyonunu açıklayayım: Disconnect
''2013'ün en iyileri'' listemde de bir numarayı layık gördüğüm Disconnect, bu yılın izlemeye değer filmlerinden.

2013'de fragmanını en çok tıkladığım ve henüz izlemek için 17 Ocak'a kadar bekleyecek olduğum filmi: Inside Llewyn Davis
Coen Kardeşlere güvenim tam diyor ve bekliyorum.

Nazarımda 2013'ün hayal kırıklığı yaratan filmi: Man of Steel
7 yıl aradan sonra gelen bir Superman filmi ne yazık ki benim açımdan beklediğime değmedi ve hüsranla sonuçlandı.

2013'ün en kafa açan filmi, samimi çifti olarak tabii ki Before Midnight'ı seçtim.

2013'ün genç oyuncuların performanslarıyla dikkat çeken filmi ise: The Perks of Being a Wallflower 
Ve tabii son yıllardaki yükselişiyle gelecekte adından çok söz ettirecek olan genç oyuncu: Ezra Miller

Bu yılın en sevdiğim animasyonu ise ''Monsters University'' oldu. 11 yıl aradan sonra dönmüş olan Canavarlarımızı çok özlemişim.

2013'ün yarısında kapattığım filmi: Internship
Bilemiyorum, bir türlü sarmadı beni. Hikayede klişelerle dolu olunca kapatmam kaçınılmaz oldu.

2013'ün sevdiğim bir oyuncuyu kalitesiz bir yapımda görmenin hüznünü yaşatan filmi (Evet, tuhaf bir kategori oldu) : Closed Circuit
Ne işin vardı burada Eric Bana diyor ve susuyorum.

2013'ün ayakları yerden kesen, uzaya çıkaran filmi: Gravity

2013'ün olmasa da olurmuşu: Now You See Me
Sürpriz son yapmaya kasayım derken yer yer kopan, güzel bağlanamayan bir filmdi.

2013'ün dünyayı kurtaran, iyi aile babası kontenjanındaki aktörü ise World War Z'deki rolüyle: Brad Pitt

Evet, geyik niteliğindeki birkaç kategoriden sonra ciddileşelim ve ağır top kategorilere geleyim.

2013'ün benim için en iyi performansı: Jagten'deki Lucas karakterine hayat veren Mads Mikkelsen oldu.

Son olarak ise yılın dram filmi: Jagten 
2013 yapımı bazı iddialı filmleri henüz izleyemediğim için 2013 Türkiye vizyon takvimi ile sınırlı tuttum.

İyi yıllar, iyi seyirler.

30 Aralık 2013 Pazartesi

2013'ÜN EN İYİLERİ

Adettendir, bir yıl daha sona ererken enine boyuna yılın filmleri süzgeçten geçirilir, akla kazınanlar, en iyiler belirlenip bir liste ortaya konur.
Ben de böyle bir liste hazırlamak istedim, hazırlandım da.

Ancak diyerek burada bir parantez açmam gerekiyor. Henüz izlemediğim, merak ettiğim 2013'de adından söz ettiren filmler var elbette. Bu yüzden içime tamamen sindiğini söyleyemem.
Le Passe, Inside Llewyn Davis, La Vie d'Adele gibi henüz izleyemediğim filmleri izlesem büyük ihtimalle liste daha farklı şekilde sonuçlanırdı. Bu yüzden Türkiye vizyon takvimine göre sıraladım (Dipnot: Prisoners hariç) ve 7 film belirledim. Buyurunuz:

7) FRANCES HA
Pür dikkat, keyifle izledikten sonra bu filmi listeye eklemesem içim rahat olmazdı.

6) THE GREAT GATSBY
Luhrmann'ın yorumu; Dicaprio, Mulligan, Maguire gibi isimlerden oluşan kadrosuyla 2013'e dair aklıma kazınan filmlerden biri oluyor.


5) BEFORE MIDNIGHT
1995'te başlayan üçlemenin son filmi ''Before Midnight'' güzel Yunanistan manzarasının eşlik ettiği, önceki filmlerde de olduğu gibi samimi bir film daha sunuyor izleyiciye.

4) PRISONERS
Başından sonuna dek düşmeyen temposu, insanı her an merakta bırakan kurgusu ve özellike Hugh Jackman faktörü ile Prisoners; bu yıl izlediğim en iyi filmler arasındaki yerini aldı.

3) JAGTEN
Jagten; Mads Mikkelsen'in Lucas performansı ile bana 2013'de izlediğim en iyi oyunculuğu sunan film oldu.
Oyunculuk, ustaca işlenen hikayesi ile Jagten'i listeye koyarken tereddüt etmedim.

2) GRAVITY
Gravity hakkında da bir şeyler yazıp çizmeden geçmek olmaz. Hakkında iki zıt kutup kadar net yorumlar çıktı ortaya. Kimi çok sevdi, kimi sevmedi. Ben sevenlerdenim. Listeye koymadan olmazdı.
Her ne kadar görselliğiyle öne çıksa da, Gravity sadece görsellik diyerek özet geçilmeyi hak etmeyen bir Cuaron yapımı. İzlenmeli.

1) DISCONNECT
Listenin içime tam sinmediğimi söylemiştim ancak birinci konusunda içim rahat diyebilirim. Disconnect; 2013 yılı içerisinde izlediğim en iyi film oldu. Rakibi olur muydu? Inside Llewyn Davis'i izlemiş olsaydım, belki evet. Ama listenin şu haliyle birinciliği hakediyor nazarımda.

4 Aralık 2013 Çarşamba

HAFIZAYA KAZINASI ALBÜM: THE COURAGE OF OTHERS

Sadece ilk şarkı ''Acts of Man'' bile ne kadar güzel bir albüm olduğunun habercisi.
Boşa da çıkarmıyor beklentiyi The Courage of Others.
Üst üste gelen; Winter Dies, Small Mountain, Core of Nature ile de perçinliyor, dinleyeninin kulağına bir daha unutamayacağı melodileri fısıldıyor Tim Smith ve arkadaşları.

3 yıl önce çıkan, hala taze, defalarca dinlenesi bir Midlake albümü: The Courage of Others

2 Aralık 2013 Pazartesi

MEHMET EMİN TOPRAK (11 EYLÜL 1974- 2 ARALIK 2002)

11 yıl olmuş.
Mehmet Emin Toprak ismini ne yazıktır ki ölmeden önce veya öldüğü dönemlerde keşfedememiştim.
Sonraları birçokları gibi benim de keşfedişim arkasında o unutulmaz performanslarını bıraktığı Nuri Bilge Ceylan filmleriyle oldu.

Ölümler üzer insanı ancak genç ölümler daha da düşündürüyor, etkiliyor. Genç bir bedenin ölümünü kabullenmek daha zor sanırım.
 Mehmet Emin Toprak da bu isimlerden biri.
Oynadığı filmleri her seferinde hayıflanarak, üzülerek izlemeye sebep olan kısacık yaşamına sığdırdığı unutulmaz oyunculuklarıyla Mehmet Emin Toprak daima zihnimde bir yerlerde saklı olacak.

Zamansız bir ölümün, tamamıyla doğal bir oyunculuk yaşamının başrol oyuncusuydu Mehmet Emin Toprak.

Birçok insana nasip olmaz belki de ölürken arkasında daima onu hatırlatacak izler bırakmak, tanımadığı, hiç görüşmediği insanlar tarafından hatırlanmak. Mehmet Emin Toprak bunu başardı.

Mekanı cennet olsun.

- Öldükten sonra kendi toprağına gömülmek falan. Ne önemi var ki bunun?
- Yok yok olmaz, daha gençsin. Ölüme uzaksın da öyle konuşuyorsun, hiç olur mu? Ölüme yaklaşınca insan düşünüyor, ruhen de hazırlanıyor. Yoksa dayanılmaz, inanmak lazım değil mi?


Kasaba filminden




1 Aralık 2013 Pazar

ANKARA'DA HAVA NASIL?

''Ankara'da hava nasıl?'' diye soruverdi birden.
Ne kadar da samimiyetsiz bir soruydu. Uzun süren rahatsız edici bir sessizliği bozmak için sorulan zorlama, araya sıkıştırılmış bir soruydu. Utandı, bir suçluluk hissetti manasız bir soru sorduğu için. Halbuki konuşulacak, konuşulması gereken öyle çok konu vardı ki aralarında. Nedense ikisinin de pek cesareti yoktu yüzleşmeye, bunları konuşmaya.

Uzun zamandır görmemişlerdi birbirlerini. Aralarının da samimi olduğu söylenemezdi. Ne bir telefonlaşma, ne bir mesajlaşma, hiçbir şey. Şimdi de evine ansızın gelmese neredeyse yaşamadığını bile düşünecekti.

Bir abi-kardeş ilişkisinin nasıl olmaması gerekiyorsa öyle bir örnekti işte aralarındaki kardeşlik ilişkisi. Sanki hiç aynı anneden doğmamış gibi, aynı evin merdivenlerinde düşüp yaralanmamış, aynı bisiklete binmemiş gibi, aynı cenazede yan yana ağlamamış gibi.

Gecenin 2'sinde çalmıştı telefonu. Koltukta uzanmış, içi geçmek üzereyken telefonunun sesiyle irkilip doğrulmuştu. Telefonun ekranında uzun zamandır görmeye alışık olmadığı bir isim yazıyordu: Abim

Açıp açmamak arasında kaldığı o kısacık 4 saniye içinde aklına ilk olarak annesi geldi. Başına mı bir şey gelmişti acaba? Ne olabileceğini bilmiyordu ama bir şeyden emindi: Mutlaka kötü bir şey olmuştu.

Açtı telefonu. Kısa, çekingen bir hal-hatır sorma faslından sonra abisi konuya geçti. Eşiyle boşanmak üzerelermiş, şiddetli bir tartışmadan sonra evden uzaklaşmak istemiş bir süreliğine, yola çıkmış. Annesine gitmeden önce, yolu biraz uzatıp ziyaretine gelmek istiyormuş.

Tamam dedi, kapattılar telefonu. O gece gözüne uyku girmedi. Neler konuşacaklarını, konuşabileceklerini düşündü durdu, Şokun etkisi bir süre geçmedi, hiç beklemediği bir saatte, beklemediği bir haber şaşkınlığa uğratmıştı.

Sigara yakıp durdu gün doğana kadar. Buruk bir şekilde gülümsedi. ''Ankara'dan Abim Geldi'' şarkısı düştü aklına.
'' İçimi kemirir durur çok zaman
  Olur olmaz bir yerde
  Olur olmaz sorular
  Açılır zaman zaman bir kapı
  Olur olmaz bir yerden
  Olur olmaz bir yere''

Bir ara uyuya kalmış. Gözünü açtığında 9 olmuştu. Uyandı, yarım saat sonra abisi aradı, yaklaştığını söyledi. Evi tarif ettikten sonra giyindi, apartmandan dışarı çıkıp abisini bekledi.
Ayaz vardı bu sabah. Şüphesiz abisiyle olacak olan görüşmeleri de bu esen havadan farklı olmayacaktı.

Geldi, oturdular, yer yer bir sessizliğe gömüldüler. Boşanma kararını, işi gücü, şimdi ne yapacağından bahsettiler. Biraz da eskilerden.

Aradaki buzlara değinmediler bile. Erimeyeceğini düşündüklerinden.  Bu zoraki abi-kardeş ilişkisini bu şekilde yürütmeye devam niyetindeydi ikisi de. Uzun süre önce yaşananları hala unutamamak ne garipti.

Özlemle geçmişten bahsedememek, gönül rahatlığıyla abi diyememek, hayatında öyle biri yokmuş gibi davranmaya çalışmak...

Gece kalmayacağını söyledi abisi. Şaşırmadı da zaten. Tahmin etmişti.
Saatler ilerledi, çaylar demlendi, çaylar soğudu, vakit geldi.

Ayağa kalktılar sessizce, bir an önce bu ortamı bozmak ister gibi. Bakıştılar, vedalaşırken ''Anneme selam söyle'' diyebildi sadece.
İkisi de biliyordu hep yarım kalmışlık hissi veriyordu bu ziyaretler, görüşmeler.

Arkada yine konuşulmamış, sorulmamış onca şey, boğazda saklanan bir düğüm, sanki kahkaha dolu bir arkadaş ortamından geriye kalmış gibi duran iki yarım çay bardağı.

Kapıyı kapattı usulca. Düşündü soramadığı şeyleri.
''Sahi abi, Ankara'daki havayı boşver de neden görmek istedin ki beni?''

26 Kasım 2013 Salı

SHEARWATER'DAN YENİ ALBÜM: FELLOW TRAVELERS

Teksas'dan çıkmış güzide Indie grup Shearwater yeni albümü ''Fellow Travelers'' ile dinleyicilerine kasım ayının en güzel haberlerinden birini veriyor.

2001'den bu yana sırasıyla The Dissolving Room, Everybody Makes Mistakes, Winged Life, Palo Santo, Rook, The Golden Archipelago ve Animal Joy albümlerini çıkaran grup, bu kez de 8. stüdyo albümleriyle geri dönüyor.

''Fellow Travelers'' bugünden itibaren (26 kasım) dinlenebilecek.



Sonbahar, yağmur ve yeniden Shearwater...

24 Kasım 2013 Pazar

22 YIL ÖNCE KAPANAN PERDE: FREDDIE MERCURY

İlk olarak Innuendo'yu duyuyorum, hayal meyal. Henüz Freddie Mercury kimdir, Queen nedir bilmediğim yaşlar.
Haber bültenlerinde çalardı sık sık, korkardım. Melodisi ürkütürdü o zamanlar.

Aradan yıllar geçiyor Queen gerçeğinden habersiz bir şekilde. Müzik zevkim yavaş yavaş şekillenmeye başlıyor.
Kaset çalarda ilk kez dinlediğim Mançoloji kaseti ile başlayan yarım yamalak müzik dinlemelerim, görür görmez vurulup da para denkleştirerek aldığım cd çalar ve sonrasında mp3 çalar ile devam ediyordu.

Bu arada meşhur We Will Rock You ve We Are The Champions'u da duymuşum ama kimin söylediğinden haberim yok.

Ve bir gün Queen ile tanışıyorum nihayet.
İlk Bohemian Rhapsody'i dinliyorum ve sonrası kendiliğinden geliyor zaten. Deli gibi bir araştırma süreci, özellikle ilk birkaç hafta Queen ile yatıp Queen ile yatıyorum.
Mercury ile ilgili yazılmış, çizilmiş ne varsa okuyorum, hayranlıkla konser kayıtlarını izleyip kendimden geçiyorum resmen.
İnternet arşivlerinden 25-26 kasım 1991 tarihlerine gidip Türk gazeteler hakkında ne yazmış, nasıl bir yankı uyandırmış, bunları araştırıyorum.

Ve tekrar tekrar dinliyorum, çocukken korktuğum Innuendo'yu artık farklı bir şekilde dinliyorum.
Show Must Go On, hala daha her dinleyişimde ürpertmeye yetiyor. Sadece bu değil, zaten Innuendo albümünün tamamı, Mercury'i dinleyebildiğimiz son albüm olduğundan olsa gerek kolay kolay dinlenemiyor, garip duygular içerisine sürüklüyor insanı.

Onca parıltılı yıllardan, müzik adına tüm sınırlarını aştıktan sonra, 22 yıl önce Londra'da yağmurlu bir pazar gününde Mercury; hayata veda ediyor.

Şov devam etmeli demişti ancak şov Mercury olmadan devam edemezdi, şov sadece onun yaşadığı, müzik soluduğu yıllara özeldi, şov devam etmeli dese de Mercury olmadan kimse devam ettiremezdi, aynı parıltı yaşanamazdı.

Zaten Queen grubunun sessiz bas gitaristi John Deacon'un yaptığı da bu durumun özeti aslında. Deacon, yaşamının geri kalanında müzikal anlamda Mercury dönemindekinden daha iyi olamayacağını düşünerek müziği bırakır. 
Queen grubunun kalan üyeleri (Brian May ve Roger Taylor) farklı sanatçılarla bazı projelerde biraraya gelseler de ne artık Queen'i diriltme düşüncesi vardır ne de o eski görkemi yakalama arzusu.

Freddie Mercury, bir kez geldi, müzik dehasını paylaştı ve gitti. Bir perde bir daha tekrarlanmayacak üzere kapandı onun ölümüyle. 

23 Kasım 2013 Cumartesi

NİYAZİ KOYUNCU GEÇTİ MANİSA'DAN

Uzun zamandır beklediğiniz, albümünden dinlediğiniz bir sesi nihayet kanlı canlı görebilmek, dinleyebilmek güzel bir duygu.
Manisa 22 Kasım akşamı Niyazi Koyuncu'yu ağırladı ilk defa (Umuyorum son da olmaz)

Haftalar öncesinden afişleri donattı Manisa'yı, bir Karadeniz esintisi hissettirdi kendini inceden.
Tam da ''gelse de dinlesek'' diye aklımdan geçirip hayıfladığımın ertesi günü şaşkınlık içerisinde gördüm afişi.
Bu güzel haberi öğrenir öğrenmez biletimi alarak 22 kasımı beklemeye başladım.

22 kasım akşamı geldi, salon dolup da tatlı bir sabırsızlıkla beklerken Niyazi Koyuncu sahnedeki yerini aldı...

İlk söyleyebileceğim şey müthiş bir enerjiydi. Konserin başından sonuna kadar Niyazi Koyuncu sahnedeki canlılığını seyirciye de hissettirerek gece boyunca coşturdu, hüzünlendirdi. Etkileşimi müthişti.

Albümünden defalarca dinlediğim şarkılarını bir de canlı performansından dinledim, heydane, pervane derken bir de albümündeki ''Nuriye'' türküsünün hikayesini de anlattı Niyazi Koyuncu.

Albüm parçaları dışındaki repertuarı da bir o kadar nefisti. Narino, Borçka Hemşin...
Bir ara ''Sigaramın Dumanı'' ve ''Geçti Dost Kervanı'' ile aldı götürdü dinleyeni uzaklara, ''ne iyi etti de söyledi'' dedirtti.

Kapanışı da coşkulu bir şekilde ''Hayde'' ile yaptı. Abisinden canlı dinleyebilmek kısmet olamadı, onun yerine kardeşinden dinledik güzel türküleri. Manisa'da salonu dolduran insanlara, her memleketten insana horon oynattı Niyazi Koyuncu.

Eşlik ettik, duygulandık, hüzünlendik, coştuk ve alkışladık sahnede devleşen Koyuncu'yu.
Konserin sonunda teminatı da aldık kendisinden, tekrar görüşmek ümidiyle, bir de fotoğraf isteklerini de kırmadı, bir hatıra ile de ayrıldık salondan.


Abisini dinleyemedik, kısmet olmadı Manisa'da konser vermesi ama kardeşi vardı o güzel insanın, sahnede güçlü bir şekilde duran, şarkılarını haykıran bir Niyazi Koyuncu vardı.

Teşekkürler Niyazi Koyuncu.

Kısa bir kesit (Borçka Hemşin):

Niyazi Koyuncu from Mehmet Furkan Kocaaslan on Vimeo.




17 Kasım 2013 Pazar

ÇOK FARKLI BİR YORUM: KARSU DÖNMEZ

Bu sefer kemençe ve tulumun dışına çıkıyoruz. Bilindik bir karadeniz türküsünü bambaşka enstrümanlarla, şimdiden Hollanda'nın Norah Jones'u olarak anılan Hatay doğumlu genç sanatçı Karsu Dönmez ve arkadaşlarının sesinden, sanki ilk kez duyuyormuşcasına dinlemek lazım.

Karsu Dönmez ismi daha önce kulağıma çalınan ancak herhangi bir parçasını, yorumunu dinlemediğim bir isimdi. Dinledikten sonra ise ''Keşke daha önce dinleseymişim'' diye hayıflanmamak mümkün değil.

Gerçekten çok canlı bir yorum, içten bir söyleyiş. İleride adını sıklıkla duyuracağına emin ediyor insanı Dönmez.
Daha önce de çok isimden dinledik ama bir de bu türkülere farklı açıdan bakmaya davet ediyor Karsu Dönmez.
Eğer dinlemediyseniz buyurun, piyanoda Karsu Dönmez ve vokalde eşlik eden Müge Alpay'dan Ben Seni Sevduğumi ve Divane Aşık Gibi:

14 Kasım 2013 Perşembe

YEKTA KOPAN VE SEVİN OKYAY İLE ''KÖŞE BUCAK'' KÜLTÜR-SANAT

Gerçekten de ismi gibi, Yekta Kopan'ın da programda belirttiği gibi kültür-sanat dünyasının içerisinde, kenarında köşesinde gezinilen bir yolculuk gibi program köşe bucak.

Edebiyat, Müzik, Sinema ve dahası...
Hele ki ne zaman bir yerlerde dinlesem veya izlesem hep hoşsohbet insan olduklarını tahmin ettiğim iki isim; Yekta Kopan ve Sevin Okyay bu konuları konuşuyorsa o zaman dinlemesi, o sohbete ortak olması daha da şahane oluyor.

Evet, hep hoşsohbet olduklarını tahmin ederdim. Programı dinledim, peki şaşırdım mı?
Hayır, şaşırtmadılar, cidden sohbetlerine doyum olmayan insanlarmış.

Yekta Kopan'ı zaten öncesinde ''Gece Gündüz'' programıyla takip edebiliyorduk. Tam programı artık sunmayışına üzülürken bir radyo programına üstelik yanında Sevin Okyay ile geçiş yapması sevindirici bir haber oldu.

Kendi söyleyişleri ile ''dükkan'' hiç kapanmasın, uzun soluklu olsun dileğiyle.

''Köşe Bucak'' her cuma 12.10'da Ntv Radyo'da. Dinlenesi, takip edilesi, her şeyiyle samimi bir program.

12 Kasım 2013 Salı

2013 SİNEMASINDA SON VİRAJ

2013 sinemasında son 1,5 aylık döneme girdik.
11 aylık döneme baktığımızda bu yılın seyirci rekorunu elinde bulunduran Cem Yılmaz gösterisi CM101MMXI Fundamentals'dan, bu yılın en iyi animasyonu olmaya şimdiden aday diyebileceğimiz Monsters University, geçtiğimiz ay gösterime giren bu yılın görsel daldaki en iddialı filmi Gravity'e kadar birçok film izledik.

Oscar ve diğer ödül törenleri hakkında da tahminler ufaktan ufaktan başladı bile.
Ancak henüz herhangi bir filme ''bu yıl izlediğim en iyi film'' ünvanını vermek için erken diyebiliriz. Önümüzdeki 1,5 ay içinde fikrimizi değiştirebilecek yapımlar izleyebiliriz.

Kendimce kasım-aralık döneminin merak ettiğim filmlerini sıralamak istedim.

TAMAM MIYIZ?


Son dönem Türk Sinemasının adından söz ettiren yönetmenlerinden Çağan Irmak'ın yeni filmi ''Tamam mıyız?'' 29 kasımda vizyonda. Adından söz ettirecek mi, bunu vizyona girdiğinde görebileceğiz.

YOZGAT BLUES
Bu yıl, Altın Koza Film Festivali'nden ödülle dönmüş bir Mahmut Fazıl Coşkun filmi: Yozgat Blues
Nadir Sarıbacak, Ercan Kesal, Tansu Biçer, Ayşe Damgacı'dan oluşan kadrosuyla merak edilesi.
Bir de gösterildiği festivallerden aldığı olumlu yorumlar da eklenince sabırsızlıkla 6 Aralık tarihini beklemek kalıyor.
Fragmanı da bu ay yayınlanan film, 6 Aralıkta vizyonda olacak.



THE HOBBIT: DESOLATION OF SMAUG

Ve yılın son büyük prodüksiyonu, hobbit üçlemesinin ikinci filmi: Desolation of Smaug
Geçen yılki ilk filmin ardından fantastik öğelerle bezeli filmlere mesafeli duran benim önyargımı kıran seri, izleyiciyi bir kez daha kendine has dünyasına davet ediyor.

Bilbo Baggins ve cücelerin soğuk, sisli dağlara olan yolculukları 13 Aralıkta devam edecek.

OLDBOY

İtiraf etmek gerekirse açıkcası, çok konuşulan, beğenilen Güney Kore yapımı aslını da izlemedim. Ancak bu iddialı oyuncu kadrosuyla gelen Hollywood remake'ini izlemeden önce karşılaştırma yapabilmek için izlemem gerekecek. Bugüne kadar manasızca ertelediğim de yeter sanırım.

Samuel L. Jackson ve Josh Brolin'den oluşan kadrosuyla ''Oldboy'' 20 Aralıkta vizyonda olacak.

PRISONERS

Prisoners, bu yılın merakla beklediğim filmlerin başında geliyor. Hem yurtdışında aldığı güzel yorumlar hem oyuncu kadrosu sabırsızlıkla beklemek için önemli bir etken oldu.
27 Aralıkta, 2013'ün son haftasında vizyonda.





11 Kasım 2013 Pazartesi

FOTOĞRAFI ÇEKEN DE ÇEKİLEN DE...

Fotoğraflar, göçüp giden insanların yaşadıklarına dair, anılarla yüklü olduklarına dair, bu dünyaya bıraktıkları en büyük kanıt ve mirastır.
İnsanlar ölür ancak fotoğrafları yırtmadığınız, yakmadığınız sürece yıllarca fotoğraflardaki o yaşanmışlık, o bakışlar ölmez, silinmez. Bu yüzden değerlidir fotoğraflar.

12 Aralık 1980 gecesi...
16 yaşındaki Erdal Eren; daha sonra Türkiye'nin acı bir şekilde hatırlayacağı üzere, göz göre göre idama doğru gitmektedir. Bu dünyadaki son gecesi. Neler hissediyor bilemiyoruz, bakışlarından çıkarımlar yapmaya çalışıyoruz. O an neler düşündü? Belki son yapmak istediği şey neydi?

Tek emin olduğumuz o 16 yaşındaydı ve daha genç bile denemeyecek çocuk yaştaydı.
O fotoğraf çekildi, son pozunu verdi ve ertesi gün sadece o değil, vicdan öldü, demokrasi öldü.

Ve o fotoğrafı geçen gün aramızdan ayrılan usta gazeteci Savaş Ay çekti.
Fotoğrafa bakarak düşünmek garip bir şey. O deklanşöre basan da yok artık.
Fotoğrafı çeken de dünyadan ayrılınca fotoğraf misyonunu tamamlamaz yine de. Devam eder yaşamaya.

Sanki Erdal Eren'in cesur yüreği oluverir, Savaş Ay'ın fotoğrafı çeken elleri oluverir. Korur canlılığını ölenlere inat.

Şimdi ikisi de yok artık, fotoğrafı çeken de çekilen de...
Mekanları cennet olsun.

7 Kasım 2013 Perşembe

HALA YAŞIYORMUŞCASINA: KAZIM KOYUNCU

Bir 7 kasım daha geldi. Aslında hakkında çok söz söyledim, söyledik dinleyenleri olarak. Duyguları anlatabilecek başka bir kelime kaldı mı bilemiyorum. Ne söylesek sanki artık önceki söylediklerimizin farklı bir tekrarı olacak.

Ama biliyorum ki konuşmaya, anlatmaya doyamayacağız onu. Hep varlığını hissedeceğiz şarkılarında. Bu yüzden hiç bıkmayacağız, ilk defa üzülürcesine, ilk defa kırılırcasına, ilk defa coşarcasına onu dinleyeceğiz yine ve hep hatırlayacağız.

Bugün doğum günü aslında, matem tutmak sanki böyle bir günde onu hatırlamak için hoş bir durum değil gibi.
Hangi insanın doğum gününde yas tutulur ki? İnadına onu coşkulu sesiyle hatırlamak lazım sanırım böyle bir günde.

Yedikule konseriyle hatırlamak istedim bugün. Sahnede yerinde duramayan, zıplayan, etrafına neşesini saçan, şarkılarını yayan o Kazım Koyuncu'yu izlemek istedim.

Sanki hala yaşıyormuşcasına, inadına şarkı söylercesine.

Doğum günün kutlu olsun.

6 Kasım 2013 Çarşamba

HEYECANLANDIRAN BİR FİLM: LABOR DAY

İzlediğim ilk filminden bu yana her filmini, projesini merakla izlediğim, takip ettiğim, diğer Hollywood aktrisleri bir yana kendisi bir yana diye düşündüğüm yegane kadın oyuncu: Kate Winslet

Little Children, The Reader, Eternal Sunshine of The Spotless Mind...
Her filmindeki oyunculuğuyla, doğallığıyla, sempatikliğiyle hayran bırakan bir oyuncu kesinlikle.

Şimdi kendisini yeni bir projede bir başka heyecanlandıran isim Josh Brolin ile izleme fırsatı geliyor: Labor Day

Bu iki iddialı isim ile şimdiden hanesine bir avantaj ekleyen filmin konusunu özetlersek:

''13 yaşındaki Henry Wheeler hem ergenliğin getirdiği ruhsal sorunlarla mücadele eder hem de evde asosyal hayat süren annesi Adele'ye bakmaya çalışır. Bir gün alışverişten dönerken yardıma muhtaç ama bir o kadar da korkutucu Frank Chambers ile karşılşırlar ve kısa sürede adamın kaçak bir suçlu olduğunu öğrenirler. Adam bir şekilde bu anne-oğlun yanına yerleşir ve İşçi Bayramı’na denk gelen bu hafta sonu ikisi içinde dönem noktası olur.''

Her iki ismin de oynadıkları dram filmlerindeki performanslarını düşününce bu film için de beklentiye girmemek mümkün değil.
Film, Ocak 2014'de ABD'de vizyona girecek. Türkiye vizyon tarihi hakkında görebildiğim kadarıyla bir bilgi yok.

Fragman:

5 Kasım 2013 Salı

HASTALIKTAN DÜŞÜNCELER

Bir deneysel çalışma gibi olsun, bir yazı yazayım istedim.
Hastalık derken, şikayetname tarzı bir yazı değil, olmayacak tabii ki, hele ki onca ağır hastalık varken hiç de etik olmaz herhalde. Bu hastalık herkesin yakalanabileceği türden, mutlaka özellikle sonbahar-kış zamanlarında vücudu ziyaret eden bir hastalık: Grip

Ne diyor bu böyle diyebilirsiniz. Evet, ne demişim, ne yazmışım diye ileride dönüp bakacağım ben de bu sayfaya.
Hastalık hali tuhaf, bitkin hissettirir insanı. O yüzden bu hissettiklerim acaba bana ne yazdırır türünden bir merak böyle doğaçlama bir yazı yazma ihtiyacı hissettirdi bana. Şu an aklıma ne gelirse, bu illet ne hissettirirse öyle yazıyorum.

Evet, tuhaf demiştim hastalık hali için. Tuhaf'ın tanımını yapmak mümkün olmuyor işte. Herkeste etkisi ya daha şiddetli ya daha hafif oluyor. Sanki hep ömür boyunca öyle halsiz kalacakmış gibi bir his.
Hele siz de benim gibi sık sık boğaz ağrıları çekiyorsanız, demek istediğim hissi anlamışsınızdır.

Gün boyu oradan oraya kendinizi bilinçsizce atmanıza neden oluyor. Herhangi bir işe konsantre olabilmek mümkün değil.
Okunmayı bekleyen bir kitap veya izlenmeyi bekleyen filmler sürünüyor bir köşede.
Uzansam, uyumaya çalışsam boğazın verdiği acı hissi artıyor, uyumaya engel oluyor.
''Bari kitabıma devam edeyim'' niyetiyle elime aldığım kitaba 1-2 sayfadan sonra devam edemiyorum, yenik düşüyorum gribe.

Vakit geçsin, film izleyeyim diyorum. Ama 10-20 dakika sonra elim stop tuşuna gidiyor. Olmuyor, konsantre olmak mümkün değil.

Çaresiz ne zamana kadar devam edeceği meçhul illetin geçmesini beklemek kalıyor geriye ve o arada bolca düşünmek. En azından düşüncelerime nüfuz etmesine engel olmaya çalışıyorum hastalığın.
O konudan başka konuya atlıyorum, tavana baktıkça, düşündükçe düşünüyorum. Sonu varmıyor bir yere.

Şimdi de nane-limon ikilisiyle bir randevum var, onlardan medet umuyorum. Bu kaçıncı medet umuş onu da sayabilmiş değilim.

Herkese bol şifalar.

27 Ekim 2013 Pazar

MAÇKALI HASAN TUNÇ

Dinlediğimiz her türkünün bir yaşanmışlığı, bazen anonim sansak da bir sahibi vardır aslında. Kulaktan kulağa, nesilden nesile aktarılıp dillerde bugüne kadar söylenip gelen türküleri dinlerken gözardı ederiz genellikle kimin yazdığını. Pek kurcalamayız sanırım bu soruyu.

İşte Maçkalı Hasan Tunç da bu isimsiz sanılan, Karadeniz coğrafyasından ünlenmiş birçok türkünün gizli kahramanı, gizli sahibi.

1912'de Maçka'dan başlayan hayat hikayesi, 1986'da sona erene dek, bir yandan müzikle geçimini sağlayamadığı için çalıştığı Çapa Tıp Fakültesinde hastabakıcılık yaparak geçimini sürdürürken bir yandan Karadeniz Müziğine büyük katkılar sağlayarak sürmüş.

Ben Seni Sevduğumi, Divane Aşık Gibi, Oy Benim Sevduceğum gibi bugün de popülerliğini koruyan Karadeniz türkülerinin kaynağı Maçkalı Hasan Tunç.

Dün gece gittiğim Marsis konserinde ise daha önce duymadığım, bambaşka bir Hasan Tunç türküsüyle tanıştım. Korhan Özyıldız'ın naif sesinden dinlerken kulaklarıma, yüreğime kazınmıştı türkü: Dertliyim Kederliyim
Nedir bu türkü, kimin diye düşünürken evde araştırmamla bir kez daha Maçkalı Hasan Tunç ismi karşıma çıktı. O güzel sözlerine dikkat edilesi, dikkatle dinlenesi.
O güzel sözlerin, bestelerin sahibi Hasan Tunç'un da mekanı cennet olsun.

Marsis'in Nürnberg konserindeki yorumu:





26 Ekim 2013 Cumartesi

KHALED HOSSEINI'DEN YENİ BİR ROMAN

Aslında ''Bestseller'' duyunca birçok okurun yüzünde ekşime olur, abartılı reklamlarla çok satan kitaplara biraz mesafeli olan kitle vardır ki bu kitleye ben de dahilim.

Ancak sanırım söz konusu Afgan yazar Khaled Hosseini (Halid Hüseyni) olunca bu mesafe ve ön yargı ortadan kalkıyor.
Önceki iki kitabı The Kite Runner (Marc Forster yönetmenliğinde sinemaya da uyarlanmıştı.) ve  ''A Thousand Splendid Suns'' ile dünya çapında üne kavuşan, adından söz ettiren yazar, şimdi yeni kitabı ile okuyucuyu yeniden uzun ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor.

Son çıkan kitabı ''And The Mountains Echoed'' Ve Dağlar Yankılandı adıyla önceki iki kitabında da olduğu gibi yine Everest yayınlarından raflara dizildi.

Khaled Hosseini bir kez daha raflarda.

25 Ekim 2013 Cuma

SELÇUK BALCI & İSMAİL HAKKI DEMİRCİOĞLU: HANİ SEVDUĞUM HANİ

Son dönem Karadeniz müziğine aşina olanlar, ilgi duyanlar elbet duymuşlardır Selçuk Balcı ismini. Kısa sürede önce internet ortamında, ardından 2011'de çıkardığı ilk albümü ''Patika'' ile çıkış yapan kemençenin genç sesi yakın zamanda ikinci stüdyo albümü Mila ile buluşturdu dinleyicilerini.

Albümü dinleyenler zaten defalarca başa sarıp dinlemişlerdir ancak albümde özellikle bir türkü var ki canlı kaydını paylaşmadan edemeyeceğim.

Sadece Erkan Oğur ile birlikte yaptığı çalışmalarla adını anmanın haksızlık olacağını düşündüğüm usta bir isim İsmail Hakkı Demircioğlu ve Selçuk Balcı Mila albümünde çok güzel bir düette buluştular:
Hani Sevduğum Hani (Kaynak: Melek Akman)

Türkünün stüdyo kaydı albümde bulunuyor ancak şu canlı performansı da bu iki isimden dinlemek lazım.
Öncesinde Selçuk Balcı kemençesiyle, pürüzsüz sesiyle bir giriş yapıyor ve Mila albümünde de yer verdiği ''Seni Benim Bilirdim'' ile başlıyor dinleyeni sarıp sarmalaya.
Arkasından İsmail Hakkı Demircioğlu'nun da eşlik etmesiyle güzel bir düete imza atıyorlar.

Karadeniz'den güzel bir esinti isteyenlere...


6 Ekim 2013 Pazar

PERİ GAZOZU

Her sayfası yaşam kokan, anılarla yüklü, sayfa sayısıyla ters orantılı olarak vicdanen ağır bir kitap:
 Peri Gazozu

Ercan Kesal'ın hayatından kesitleri, unutamadığı anılarını yazdığı anı kitabı (Her ne kadar birçok site öykü kitabı olarak lanse etmiş olsa da anı kitabı dememiz daha doğru olacaktır.) Peri Gazozu, geçtiğimiz ay Doğan Kitap'dan çıktı.

Doğup büyüdüğü Avanos anılarından, aile ilişkilerinden başlayıp gençlik, üniversite, Anadolu'nun bir köşesinden öbür köşesine dolanıp durduğu doktorluk yıllarına kadar uzanan geniş bir yelpazede, hüzünlendiren, düşündüren, yer yer gülümseten, en çok da bize ait, bizden olduğunu hissettiren ve okuyucuya kendini hissettiren anılar bütünü Peri Gazozu.

Ercan Kesal'ın kitabın önsözünde kendi deyimiyle de belirttiği gibi kitap okuma değil ''kitabı izleme'' eylemini gerçekleştiren bir kitap.

Tavsiye edilir.

1 Ekim 2013 Salı

5 YILLIK ETKİLEYİCİ BİR SERÜVEN: BREAKING BAD

20 Ocak 2008'de 5 sezon sürecek olan hikayesine başlayan Breaking Bad; geçtiğimiz gün (Türkiye saati ile Pazarı Pazartesiye bağlayan gece) yayınlanan toplamda 62. bölümüyle izleyicisine veda etti.

Şüphesiz yayınlandığı döneme damgasını vuran, 5 sezon boyunca bizi hikayesine bağlayan ve bunu hikayesinden, kalitesinden taviz vermeden devam ettiren bir dizi oldu. Kendine has bir anlatım tarzı oluşturan Breaking Bad; izleyici kitlesi tarafından unutulmayacak bir serüveni ekrana taşıdı 5 yıl boyunca.

Final hakkında elbet çok şey konuşulabilir, tartışılabilir. Ancak sanırım finali pek irdelemeyeceğim.
Finalden daha etkileyici bölümler izledim kanımca. Bu açıdan bakınca final, biraz yavan bir tat bıraktı. Daha iyi dizi finalleri de izledim. Ancak bir bütün olarak bakınca baştan sona çizgisini hiç bozmadığını düşünüyorum.

O yüzden finaliyle hatırlamaktansa, detaylı olarak finalini konuşmaktansa sadece hissettirdikleriyle aklımda kalacak bir dizi oldu Breaking Bad.

23 Eylül 2013 Pazartesi

CANLI BİR KASET

Tozlu, unutulmuş bir çekmeceden eline geçen kaseti taktı. Hiç dinlememişti bunu daha önce. Adını defalarca duymuştu ama kendi ayıbıydı belki de oturup da dinlememişti bir kere bile.
Hazır da boşken vakit, ilişiverdi kaset çaların yanına. Usulca dönmeye başladı makaralar.
Bir tükenmez kalem de koymayı ihmal etmedi hemen yanına.

Önce anlamadı ne olduğunu, konsantre olamadı. Çayından bir yudum aldı. Daha önceden aşina olmadığı bir tarz, bir sesti. Daha dikkatlice dinledi, dinledi, dinledi...

Rota, iz bilmediği bir yolda ilerlemeye başladı sanki. Tanımlayamadı, bir yere konduramadı kafasında.
Peş peşe çalan şarkılar, kulağına fısıldayan melodiler kafasında bir kurgu oluşturdu.
Kapattı gözlerini, sadece dinledi. Şarkıda anlatılanlar, çığlıklar, hüzünler, umutlar o kurgunun akışını sağladı.

Ne kadar zaman geçti bilemedi makaralar durdu. Sustu kaset. Biraz önce o öylesine canlı olan ses, şimdi o kasetin içine hapsolmuş bir anı gibiydi.
Kasetin kapağını evirip çevirdi. O solmuş siyah-beyaz fotoğrafa dikti gözlerini. Tekrar çekmeceye koymaya kıyamadı bu sefer. Tozunu aldı, vitrine koydu.
İşte şimdi oldu, bu sefer biraz daha canlı, biraz daha yaşanmışlık dolu görünüyordu kaset.


''Hangi kaset, hangi albüm olduğunun önemi yok, siz belirleyin bunu. Gözünüzü kapattığınızda aklınıza ilk hangi albüm geliyorsa o olsun.''

10 Eylül 2013 Salı

UMUT VEREN BİR FİLM: DISCONNECT

Bu yazı ayrıntılı bir film inceleme yazısından çok methiye düzme yazısıdır diyebilirim öncelikle.

Disconnect...
Üç farklı hikaye, bir mesaj, orijinal bir işleyiş.

Bir filmde eldeki konu kadar bir de o konuyu işleyiş biçimi vardır. Nice filmler vardır, konusunu öğrenip izlemek için sabırsızlanıp da en sonunda hayal kırıklığına uğradığımız.

Bazı filmler de var ki gösterişli bir konusu olmamasına rağmen devleşir, sağ gösterip sol vurur adeta.
İşte Disconnect kanımca ince işlenmiş bir film.
İzleyince herhalde bu konu ancak bu kadar iyi işlenebilirdi dedirten cinsten adeta ders niteliğinde bir yapım.

Kesinlikle çok sade. Sadeliği de asıl artısı zaten.
Vermek istediği mesajı insanı boğmadan, seyircinin gözüne sokmadan veriyor. Abartısız, başarılı oyunculuklar ve bir an bile tökezlemeyen kurgusuyla çok canlı bir film sunuyor izleyiciye.

Özellikle Jason Bateman, söyleyecek söz bırakmıyor.


Belki abartıyorsun diyeceksiniz ancak ben Disconnect'i izleyince, sinemanın geleceği adına olan umutlarım tazelendi.
Disconnect; bana göre 2013'ün saklı kalmış başarılı filmlerinden. Benzer filmleri görmekten sıkılanlar için yeni bir nefes.

5 Eylül 2013 Perşembe

KİMSENİN BİLMEDİĞİ...

Kimsenin bilmediği meçhul bir Anadolu kasabasında doğdu.
Sormuştu dedesine bir seferinde nerede doğduğunu. Nüfusa başka bir şehirde rahmetli amcası kaydettirmiş. O yıllarda da öyle denetim falan da yok tabii, doğumundan iki yıl sonra kaydettirmişler.
Asıl nerede doğduğunu hiç bilemedi. Dedesi de alzheimer hastasıydı, hatırlayamadı bir türlü, söyleyemedi.
İnsan nerede doğduğunu da bilmez mi? Bilemebiliyormuş demek ki.

Kimsenin bilmediği bir evde büyüdü. Kışın kapalı olurdu yollar, kolay kolay gelemezdi kimse köylerine.
Okula göndermedi dedesi, rahmetli amcası olsaydı gönderirdi ama. Okurdu o zaman, başarılı da olurdu belki. Sınıf arkadaşları olurdu. Normal bir yaşantısı olabilseydi eğer.

Kimsenin bilmediği bir deli öğretti ona okumayı. Deli derlermiş ona. Zamanında tahsilli, beyefendi bir insanmış. Öğretmenmiş hem de. Bir kazada karısını ve çocuğunu kaybedince dayanamamış bu acıya.
Ne varı yoğu varsa bırakmış hepsini, sanmış. Öğretmenliği de bırakıp çekip gitmiş.
Sorsan kimse bilmezmiş adını zavallının. Konuşmazmış kimselerle. Ama ne hikmetse kanı kaynamış işte bu çelimsiz çocuğa. Okumayı da öğretmiş, sararmış gazete yapraklarından.
Dedesi yasaklamıştı bunu duyunca o deliyle görüşmesini. Dinlemedi, gizlice gidiverdi hep yanına. Söktü de okumayı.

Kimsenin bilmediği o evden ayrıldı yıllar geçince. Zaten sevememişti de o evi. Görmemişti hiç evi gibi. Dedesi de ölünce durmadı daha. İstanbul diye bir şehir varmış. İstanbul... Görmüştü gazetelerde resmini. Herkes oraya gidermiş. Fabrikalar işçi alırmış. Duyunca bunu, o da niyetlendi gitmeye.

Kimsenin bilmediği bir mezarlık vardı. Mezarların üstü hep bakımsız kalmış. Dedesi demişti bir keresinde. Annen ile baban orada yatıyor diye. Çocuk aklı işte, çocukken bunu duyduğunda niye uyanıp gelmiyorlar diye sormuştu dedesine de, yemişti azarı. Ne bilsin ölümü? Uyanıp gelecekler sanırdı.

Buldu mezarlığı, gördü annesiyle babasını. Sonra çıktı yola, bilmediği İstanbul'a doğru yola çıktı.

Kimsenin bilmediği şehirdi kendi köyünde İstanbul. Hangi komşuya sorsa, kimse görmemişti İstanbul'u. Adem varmış bir tane, o gitmiş önceden. Geri de dönmemiş zaten buralara. Görünce İstanbul'u anladı neden dönmediğini. Kim döner ki burayı görünce?

Kimsenin bilmediği bir çıkmaz sokakta ev buldu. Derme çatma, maaşının kirasını ödemeye anca yetebildiği bir ev. Ama olsun başını sokacak ev buldu ya o da yeterdi. Anladı ki köy gibi değilmiş İstanbul. İlk başlarda şok oldu tabii, sonra yıllar yılları kovalayınca alıştı buralara.

Kimsenin bilmediği o çıkmaz sokak tüm hayatı oldu. O sokakta, hayatı öğrendi, arkadaşlar edindi. Fabrikadan yorgun argın gelip bir tas çorbasını içti.

Kimsenin bilmediği bu evde hep yalnız yaşadı. Kendi yağında kavruldu, başka bir şeye aldırış etmeden yaşadı bu dünyada, sonra kocadı, saçları ağardı.

Kimsenin bilmediği bir kimsesizler mezarlığında da toprağa verildi. Arkasından birkaç yaşlı fatiha okuyup gitti.
Kimsenin bilmediği koca adamın arkasından sadece ah, vah diye hayıflanmalar duyuldu o mezarlıkta.

2 Eylül 2013 Pazartesi

BAŞARILI BİR GERİLİM ÖRNEĞİ: THE PURGE

Yakın gelecek: 2022
Abd hükümeti, yılda bir gün 12 saat boyunca bütün suçları legal hale getirir ve akşam 7'den sabah 7'e kadar bütün karakol ve hastaneleri kapalı tutar.

Arınma gecesi geldiğinde, güvenlik sistemleri ile uğraşan James Sandin ve ailesi güvenli olduğunu düşündükleri evlerinde beladan uzak, huzurlu bir gece geçireceklerini düşünürler.
Ta ki bir hata yapana kadar...

The Purge, ilk duyduğumdan beri heyecanlandığım, kağıt üstünde oldukça etkileyici bir kurgu, güçlü bir projeydi. Peki işleniş de etkileyici mi? Daha iyi olabilirdi maalesef. Ancak kötü de değil. Başarılı bir fikrin kısıtlı bir mekana hapsedilmiş hali.

Ancak The Purge 86 dakikalık bir film nihayetinde. Kısıtlı bir mekanda geçiyor diye eleştirmek de acımasızlık olur diye düşünüyorum. Öteki türlü ülke geneline yayılan bir film olsa bu sefer de hızlı geçişler olacak, yine bir tatminsizlik olacaktı. Kaldı ki filmin süresi 150 dakika bile olsa bu değişmezdi.

Ancak bir dizi projesi olsaydı o zaman bu fikir tam potansiyelini kullanabilirdi.
Bu yüzden olayın bir aile üzerinden anlatılması kabul edilebilir bir durum. Elbette filme baktığımızda bu durum, fikir orijinal olsa da işlenişin klişelere müsait olmasına yol açıyor.

Klişeler var. Birçok korku filminde olduğu gibi. Ancak kullanımı başarılı. Atmosfer de başarılı olunca göze batmıyor.
Geriyor mu? Evet. Gereksiz kanlı sahnelere yer vermeden de başarıyor.
İnsanı rahatsız etmeyi başarıyor. Yer yer ani ataklarla şaşırtıyor. Bazen sinirden güldürdüğü de oluyor. Yani seyirciyi filmin içine sokmayı başaran bir film The Purge.

Oyunculuklara baktığımda, daha öncesinde ''300'' filmiyle tanıdığımız Lena Headey başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Aklımda en çok kalan performans oldu.
25 yaşındaki Rhys Wakefield da soğuk kanlı, ürkütmede başarılı bir oyunculuk çiziyor.


Sonuç olarak kendi adıma hayal kırıklığı olmadı The Purge. Tavsiye edilir.
İyi seyirler.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

KAVANOZ KAPAKLARINI AÇMAK

Küçük bir çocukken babaya açtırılan kavanoz kapakları, gün gelir artık insanın büyüdüğünün simgesi oluverir. Babayı çocuk gözünde kahraman yapan kavanoz kapağı, o an gelince dile gelir büyüdüğünü fısıldar.

Yılları, takvimleri saymaya gerek kalmaz, kavanoz kapaklarını babaya ihtiyaç duymadan açabildiği gün büyümüştür insan. En azından büyümeye başlamıştır. Takvimler anlamını yitirir artık.

Tüm basit isteklerin, düşüncelerin yerini bambaşka ve karmaşık bir düşünce dünyasına bırakmaya başladığı andır kavanoz kapağının açıldığı an.

Baba; kahraman figürü olarak görülür yine belki ama bu sefer bir kavanoz kapağını açması gibi sıradan sebeplerle değil, hayat tecrübesiyle, insana kattıklarıyla kahraman olur.

Gazoz kapakları, kağıttan uçaklar, futbol topu niyetine kullanılan pet şişeler,çoraplar masumiyeti, çocukluğu simgelese de bir kavanoz kapağı o kadar masum değil sanki

Bu yüzden çok anlam vardır içinde bir kavanoz kapağının.

27 Ağustos 2013 Salı

OCTOBER SKY

Yeraltına, madenlere inerken uçsuz gökyüzüne bakmak, Sputnik'in geçişini izlemek ve başarmaya inanmak.

Batı Virginia, Coalwood.
Tek geçim kaynağı maden ocakları olan ve bütün erkek çocuklarının madenciliğe yönlendirildiği bir kasaba.
Bu kasabadaki tek seçeneğin, gerçeğin ortasında üç lise öğrencisi.

17 yaşındaki Homer Hickam, babası hayatını maden ocaklarına adamış olan, babasının istekleri ve kendi hayali arasına sıkışmış bir lise öğrencisidir.
O sıralarda soğuk savaşın yönünü değiştiren bir haber kasabada hızla yayılır. Sovyetler ''Sputnik'' isimli uydusunu uzaya fırlatmıştır. Bu haber, genç Homer'ın hayatını hızla değiştirecek bir karara ilham kaynağı olur.

Homer'ın hayali madenlere inmek değil, roket fırlatmak olacaktır.
Homer ve arkadaşları bir yandan kasabadaki önyargıları yıkmaya çalışırken öbür yandan da kasabalı bir çocuğun kazanmasının imkansız olarak görüldüğü Indianapolis Ulusal bilim yarışmasına katılmak için mücadele edeceklerdir.

Gerçek bir hikayeden yola çıkan ''October Sky'' filmin gerçek kahramanı Homer Hickam'ın ''Rocket Boys'' isimli romanından beyazperdeye aktarıldı. (Filmin ismi de Rocket Boys'un harflerinin yerleri değiştirilerek oluşturulmuş.)

Filmin başrollerinde Jake Gyllenhaal ve baba John Hickam rolünde dikkat çeken Chris Cooper bulunuyor.

October Sky, her ne kadar türevi birçok başarı öyküsü odaklı film gibi sonu tahmin edilebilir bir film olsa da oyunculuklarıyla, ince detaylarıyla kendini sıkmadan izletiyor.

İyi seyirler.

25 Ağustos 2013 Pazar

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI

Bir Pal Sokağı Çocukları gerçeği vardı zihnimde. Bir roman bile olsa elle tutulur bir gerçekti Pal Sokağı hayal dünyamda.
Şimdi yarım yamalak anılardan oluşan o puslu çocukluk döneminde, hayal dünyamı fetheden, yüzümde bir gülümseme ile hatırladığım bir kitap olmuştu.

En başta Kahraman Nemeçsek, Boka, Çele, Gereb, Kolnay ve diğerleri...

Henüz en büyük mutluluğun oyuncaklar ve salçalı ekmek olan o dönemde Pal Sokağı Çocukları bana yeni bir dünya kazandırmıştı. İçinden hiç çıkmak istemediğim, o karakterlerle beraber oynadığım, yaşadığım, korktuğum bir dünya çıkıvermişti karşıma. O dünyayı kaybetmeyi hiç istememiştim. Öğretmenin verdiği çarpım tablosu ödevini ezberlememeyi bile göze alarak okudum.

Öğretmen, problem sorduğunda ona Nemeçsek'i anlatmak istedim. Pal Sokağı Çocukları'nın yürekli hikayesini anlatmak istedim. Okul çabuk bitsin de eve gidip kitaba sarılayım diye dualar ettim.

Sonra bitti kitap gözümden süzülen yaşlar eşliğinde. Nemeçsek'e üzüldüm, terzi olan ailesine, arkadaşlarına, arsaya üzüldüm. Artık adını büyük harflerle yazmanın zamanı gelmişti: NEMEÇSEK

Yıllar sonra aldım elime bir kez daha okudum. Yine lezzetinden bir şey kaybetmemiş. Aynı masumluk, aynı samimiyet. Sadece sayfaları biraz yıpranmış o kadar.

100 yıllık bir roman Pal Sokağı Çocukları. Hiç eskimeyecek, nesiller boyu etkilemeye devam edecek.

Bir de Ekşi Sözlük'te bir entry çok hoşuma gitti, paylaşmadan da edemeyeceğim. Yazarı burayı olur da okuyorsa affola.
''Zaten şu dünyada iki Ferenc bildim. Biri Molnar, biri Puskas''

31 Temmuz 2013 Çarşamba

NEILL BLOMKAMP'DAN YENİ BİLİM-KURGU: ELYSIUM

Düşük bütçeli ''District 9'' ile bilim-kurgu sinemasında adından sıkça söz ettiren yönetmen Neill Blomkamp, yeni filmiyle beyazperdeye dönüyor: Elysium

Blomkamp, bu sefer 2154 yılına, füturistik bir filme götürüyor bizi. Konusuyla, fragmanıyla merak ettiren film Bilim-kurgu severler için bu yazın en iyi alternatiflerinden.

Matt Damon ve Jodie Foster'ın yer aldığı iddialı oyuncu kadrosuyla ''Elysium'' 9 Ağustosta vizyona girecek.


30 Temmuz 2013 Salı

''THE WALL'' KONSERİNDEN ÇOK UZAKTA...

Çok uzaktan, Roger Waters'a gönderilen bir selam, onun hiç duymayacağı...

4 Ağustos akşamı, İstanbul ile konuşacak Waters. Ben o an kilometrelerce uzakta elim The Wall albümünde, play tuşunda bekliyor olacağım. Belki o an, kafamda İstanbul'daki atmosferi canlandırarak dinleyeceğim albümü. Büyük bir iç çekişle.

Büyük alkış sesleriyle başlar konsere. O an odamda saatin rutin sesi yankılanır, ben de başlarım Pink Floyd yolculuğuna.

Birkaç saat sonra biter konser, belki ben uykuya daldığım sıralarda da Waters, İstanbul'dan ayrılır.

En azından birkaç saat aynı ülkede nefes almaktır gecenin tesellisi.

O, Comfortambly Numb çalarken İstanbul semalarında, aynı anda kilometlerce uzakta bir yerde kayıttan dinlenir o gece.

''The Wall'' konserinden çok uzakta...


26 Temmuz 2013 Cuma

THE NEWSROOM

Geçen yıl, yayın hayatına başlayan bol diyaloglu Aaron Sorkin dizisi The Newsroom; bu ay ikinci sezonuna başladı.

Gündemde yankı uyandıran olayları tarihsel sıralama ile şahane bir kurgu ve oyunculuklarla izleten diziyi; ilk sezonun sonunda ağustos 2011'de bırakmıştık, kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bu sezon farklı sayılabilecek bir konsept ile karşımızda The Newsroom. Yine yankı uyandıran haberleri işlemeye devam ederken bir yandan da diziye heyecan kattığını düşündüğüm, tempo katan bir ana olay çevresinde (Genoa operasyonu gibi) karakterlerimizin başlarına gelenler anlatılıyor.

Dizi için oldukça iyi buldum bu değişikliği şahsen. The Newsroom; bu sezon daha hareketli, heyecanlı ve her zamanki gibi bol diyaloglu geçecek görünüyor.

23 Temmuz 2013 Salı

SIX FEET UNDER

Hakkında ne söylense, ne yazılıp çizilse az belki de: Six Feet Under

Çok şey okur, izler, dinleriz. Ama hepsi akılda kalmaz. Kimi yapıtlar, eserler ağır basar, kendini hiç unutturmaz. Bol bol düşündürür, yeri gelir koltuğa çiviler, işlediği evrensellikle birçok insanın vazgeçilmezlerinden biri haline gelir.
Six Feet Under için de bunu rahatlıkla söyleyebilirim kendi adıma.

Bir dizi diye geçiştiremiyorum, bir eser diyorum. Birine de anlatmaya kalksam ''izlemeden olmaz'' deyip sıyrılıveriyorum işin içinden. Aslında gerçekten öyle. Olur ya bazen kolay kolay anlatamazsınız, kelimeleri seçerken çok dikkat davranmak zorunda hissettiğiniz diziler/kitaplar/filmler olur. Sanki cümlenin içine hissettiklerinizin tam karşılığını verebilecek kelimeyi koymazsanız tüm sihiri dağılıverecekmiş gibi.

Six Feet Under; tam da klişe bir tabirle ''Hayatın içinden'' bir dizi. Tüm karakterleriyle, aşırılıklarıyla, neşesiyle, hüznüyle ve en önemlisi tüm bunları anlatırken olanca sade ve etkili anlatımıyla çok çarpıcı bir dizi.


Ve tabii ki dizinin ekseninde ''ölüm'' kavramının olması, dizinin bu kadar çarpıcı ve içten olmasında büyük etken. Her bölümde işlenen bir cenaze ekseninde Fisher ailesinin hayatı 5 sezon boyunca etkileyici bir sunumla aktarılıyor.

Peter Kraus, Michael C. Hall, Frances Conroy, Lauren Ambrose, Rachel Griffiths, Freddy Rodriguez'den oluşan oyuncu kadrosuyla Six Feet Under, eğer hala izlemediyseniz kesinlikle şans verilmeyi hak eden bir yapım.

İyi seyirler.

Dipnot: Şu ana kadar Imdb üzerinde 10/10 verdiğim tek yapımdır.

21 Temmuz 2013 Pazar

YAZ SEZONUNUN DİKKAT ÇEKEN FİLMLERİ


Bol patlamış mısırlı, efektli, aksiyonu bitmeyen, dev bütçeli yapımların egemenliğinde çoğunlukla yaz sezonu. Nam-ı diğer: Blockbuster filmler.

2013 yazında da önümüzdeki epey iddialı bir liste var. Geçtiğimiz yıla kıyasla daha çok alternatifin olduğu bir yıl oldu diyebiliriz.

Şu ana kadar izlediklerim arasında ummadığım hayal kırıklıkları da oldu, beğendiğim filmler de.

Mayıs ayında Baz Luhrmann'ın uyarlamasıyla yeniden karşımıza çıkan ''The Great Gatsby'' özellikle oyunculuklarıyla ve dönemi yansıtışıyla renkli bir film olarak aklımda kaldı. Her ne kadar yer yer kopuklukların olması ortalama bir film olarak değerlendirilmeye neden olsa da oyuncu kadrosuyla bunun üstünü güzelce örtmesini bilmişti.

Ardından gelen The Hangover serisinin final filmi Part: III, yine güldürse de vaat ettiği gibi epik bir final sunmuyor. Epik olmaktan ziyade hakkını yiyemeyeceğim kadar yer yer eğlenceli, Zach Galifianakis ve Ken Jeong faktörlerinin pozitif etkisiyle güzel bir 100 dakika sunuyor.

Ne yalan söyleyeyim Star Trek serisine hakim biri değilim, 7 haziranda vizyona giren Star Trek: Into Darkness'a da sadece yeni jenerasyonun ilk filmini (2009) izleyerek gittim, gayet iyi buldum.
Sunduğu görsellikle de kesinlikle iyi vakit geçirtiyor. Daha önceki serileri izlemeyenlerin ise endişe etmesine gerek yok. Benim gibi sadece 2009 yapımı Star Trek'i izledikten sonra da bu filmi rahatlıkla izleyebilirler.

Yaz sezonunun hayal kırıklığı, altın ahududusu: Man of Steel

Man of Steel hakkında çok konuşasım, çok dert yanasım var. Kolay değil, 7 yıl olmuştu en son Superman izleyeli. Kaldı ki onda da hayal kırıklığına uğramıştım. O yüzden bu film büyük önem taşıyordu.
Ancak epik fragmanlardan sonra gittim gördüm ki, Zack Snyder mahsulü Man of Steel'in de bir farklılığı yoktu ne yazık ki.

Fragmanı, kendisinden daha epik olabilen bir film vardı karşımda. Sırtını sadece vıcık vıcık görselliğe dayamış, 140 dakikalık bir baş ağrısı, yürekte de bir sızı oldu maalesef.

Cast konusunda ise hiçbir sıkıntısı yoktu. Henry Cavill çok iyi bir Superman, Russell Crowe da çok iyi bir Jor-El olmuştu.  Ancak ne yazık ki bu kadar. Filme dair olumlu başka şey bulamadım.
Serinin geleceği adına ümitsizliğe kapıldığım bir başlangıç filmi oldu Man of Steel.

Belki abarttığımı düşünebilirsiniz ancak 2006 yapımı Superman Returns bile daha fazla Superman havası taşıyordu.

 Bu yazın bir başka konuşulan filmi. Brad Pitt'i zombili film furyasında gördüğümüz ''World War Z''
Yapım aşamasında gelen haberler pek iyi şeyler söylemiyordu aslında. Beğenilmeyen, değiştirilen senaryo vs.

Ancak ortaya çıkan film hakkında kötü konuşamam. World War Z, türevi zombili filmlerden daha farklı şeyler anlatmıyor belki ama güzel bir bakış açısıyla anlatıyor, güzel vakit geçirtiyor.
Yer yer klişelere bulaşsa da çok göze batmıyor, özellikle müzikleriyle ve bazı başarılı gerilim sahneleriyle akılda kalıyor.

Şimdi, temmuzun yarısını geçtik. Önümüzde vizyona girmeyi bekleyen iddialı yapımlar var.
Bu hafta, yaz sezonunun efekt konusunda iddialı filmlerinden ''Pacific Rim'' vizyona girdi.

Önümüzdeki cuma, Marvel evreninden ''Wolverine 3D'' izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.
''District 9'' ile başarılı bir bilim-kurgu örneğine imza atan  Neill Blomkamp'ın  yeni filmi ''Elysium'' 9 ağustosta vizyona girecek. Kesinlikle bu yazın dikkat çeken filmleri arasında.

Bir efsane ise yeniden sinema salonlarına geliyor, bu sefer 3D olarak: Jurassic Park 3D'i
Steven Spielberg'in yönetmenliğinde 9 ağustosta izleyebileceğiz.

14 Temmuz 2013 Pazar

BREAKING BAD 11 AĞUSTOSTA DÖNÜYOR

Ve son 8 bölüm için geri sayıma başladık.

Geçen yaz, 5. sezonun ilk 8 bölümünün ardından klasik uzun aralarından birini veren Breaking Bad; ağustosta    
son 8 bölüm için geri dönüyor. Tabii, koca 5 sezonun ardından final için beklenti büyük. Ama niyeyse şüphem de yok, Breaking Bad'in kalitesine yakışır güzel bir final yapıp zihnimizde kalıcı bir yer edineceğini düşünüyorum.

Burada bir dipnot: Yine de ne kadar büyük final yaparsa yapsın, Six Feet Under finalinin etkisine de erişemeyeceğini düşünüyorum. Böyle de bir ön yargım var.

Önce her yaz olduğu gibi Temmuz ayında geleceğini düşünüp beklerken, bu yaz bir aylık bir erteleme ile 11 ağustosta geri döneceği duyuruldu. O kadar uzun bekleyişin ardından bir de bu haber üstüne tüy dikti.

Yine de olsun, şikayet yok. Yeter ki geri dönsün diye bekliyoruz.

Bu arada Dean Norris'in (Hank Schrader)  açıklamasına göre, dizi ucu açık olmayan, tüm soruların cevaplanacağı nihai bir sonla bitecek. Bu da iyi haber oldu diye düşünüyorum.

Breaking Bad, son 8 bölüm ile ağustosta. En büyük merak konusu tabii ki kaliteli bir ilerleyişin ardından finaliyle kalitesini koruyup beklentileri karşılayabilecek mi? İzleyip göreceğiz.

25 Haziran 2013 Salı

KAZIM KOYUNCU

Olur ya bazı insanlar vardır, hiç tanışamamış olsan da hissedersin iyi bir yüreği olduğunu.
Kazım Koyuncu da böyle bir insandı dinleyenleri için.

8 yıl geçti aradan. Söyleyeceği çok sözü varken susalı, aramızdan geçip gideli 8 yıl olmuş.
Hani o şarkılarıyla geçip gitti ya aramızdan, bir zamanlar aramızdan geçtiğini, bize kendini tanıttığını bilmek bile çok güzel bir duygu.

Mekanın cennet olsun Kazım Koyuncu. Söz verdim hala daha gelemedim ya Hopa'ya ona üzülüyorum Kazım abi.
Ama söz geleceğim bir gün.

15 Haziran 2013 Cumartesi

BAŞKA BİR BAHARA KALAN SUPERMAN UMUTLARI: MAN OF STEEL

Uzun zamandır beklenen bir filmdi ''Man of Steel''
7 yıl aradan sonra bir Superman filmi izleyecek olmanın heyecanı, iddialı bir fragman ile de birleşince umudum artmış, sabırsızca beklemeye başlamıştım. Nihayet dün vizyona girdi Man of Steel ama...

Ama beklediğim gibi de olmadı maalesef. Geçen ay yazdığım bir yazıda 7 yıl ertelenmiş olan iyi bir Superman filmi izleme umudundan bahsetmiştim. Ancak gördüm ki o umut, başka bir bahara kaldı yine.

Peki neydi beklentiyi karşılamayan?
Superman namına bir şeyler görmek istedik, iyi temellendirilmiş bir hikaye istedik. Sonuçta ilk filmin özenilir olması gerekirdi. Tamam, aksiyon elbette olsun ama bütün film de sırtını aksiyona dayamasın istedik.

Sonucunu alamadım maalesef bu isteklerin.

Film Kripton'da başlıyor, kendimizi hemen bir görselliğin ve aksiyonun içinde buluyoruz. Ama sorun şu ki film aynen böyle devam ediyor, pata küte bir şekilde. Bir süre sonra aksiyon sahneleri tek düze hale geliyor.

Yönetmen Snyder'ın tarzını biliyoruz. Ama maalesef 300 ve Watchmen'a oldukça yakışan o tarz, formül bu Superman filmine gitmiyor. Senaryo kısmı resmen ezilmiş görselliğin yanında. Hal böyle olunca artık bitse de gitsek dedirtti bir süre sonra.

Clark Kent'in çocukluğuna yapılan flashback'ler umut verdi aslında, o süreci daha iyi işleyebilirdi, tam belki toparlar derken kendimi tekrar tepe taklak bir aksiyonun içinde buldum.

Ancak filmin bir artısı varsa o da elbette Superman kostümüne oldukça yakışan Henry Cavill ve Russell Crowe'i seyretmiş olmak.

 ''Man of Steel'' fragmanıyla iyi paketlenmiş, süslü ancak sunumu tatmin etmeyen bir film. Epik bir görüntü sunamıyor. Serinin geleceği adına pek umut göremediğim film oldu.

Eğer ki yapımında Nolan ismi geçiyor diye büyük beklenti taşıyorsanız, beklentinizi düşürmenizde fayda var derim.

13 Haziran 2013 Perşembe

İLETİŞİM YAYINLARI'NDAN 5 YENİ KİTAP

Bugün, yeni çıkan kitaplar listesinde, İletişim Yayınları 5 yeni kitabıyla yerini aldı.
Merakla beklediklerim arasında yer alan Mahir Ünsal Eriş'den ''Olduğu Kadar Güzeldik'', Hatice Meryem'den ''Beyefendi'', Edi Rama'dan ''Kurban'', Oktay Özel'den ''Türkiye 1643- Goşa'nın gözleri''
Orhan Berent, Murat Koraltürk'den ''İskeleye Yanaşan... Denizler, Gemiler, Denizciler'' İletişim etiketiyle bugün raflardaki yerini aldı.

OLDUĞU KADAR GÜZELDİK

BEYEFENDİ- ERKEKLERE METHİYELER

İSKELEYE YANAŞAN... DENİZLER, GEMİLER, DENİZCİLER

TÜRKİYE 1643- GOŞA'NIN GÖZLERİ

KURBAN

8 Haziran 2013 Cumartesi

MAHİR ÜNSAL ERİŞ- OLDUĞU KADAR GÜZELDİK

Geçtiğimiz yıl çıkardığı çocukluk anılarından oluşan ilk öykü kitabı ''Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde'' ile öykü dünyasında dikkatleri üzerine çeken genç yazar Mahir Ünsal Eriş, yeni öykü kitabı ''Olduğu Kadar Güzeldik'' ile anılarına, buram buram nostalji yaşatmaya kaldığı yerden devam ediyor.

''Olduğu Kadar Güzeldik'' İletişim Yayınları etiketiyle bu ay raflardaki yerini alacak.
Merakla beklenip alınası bir kitap. Kapak seçimi ise yine şahane olmuş.

Arka kapak yazısı:

''Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra.
Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından. Yine yaz akşamları. Yaralı tekneler, küflü sesler. Erdekte çay bahçeleri, bıkkın orkestra, tatsız garsonlar. Ezine, Susurluk, Bandırma, burası Ankara, orası Samsun! Yalandan bayılanlar, bilmezden gelinenler, kaybolan dayılar… Uykusunda ağlayan adamlar, pişmanlar, yorgunlar. Para için mırın kırın, laf dokunduran konuşmalar. Nerede bu Türkan Şoray?

Mahir Ünsal Eriş, sokaktan gelen gürültüyü, bangır bangır Yıldız Tilbe dinleyen evleri resmediyor. Bi gevezeleşip bi susanları, "iyi olalım be ne olur" diyenleri, helallik isteyenleri anlatıyor. Olduğu Kadar Güzeldik, gazoza doğru çocuklaşan hikâyelerle çağlıyor, zamana dokunuyor. Eriş, hüzünlü mağlupların iyimser yazarı olmaya devam ediyor.''

27 Mayıs 2013 Pazartesi

11'E 10 KALA

Küçüklükten beri koleksiyon yapmaya merakım olmuş, geniş bir koleksiyonu olanlara hep gıpta ile bakmışımdır.
Gazete küpürlerinden yaptığım ufak tefek koleksiyonumla, kullandığım Rotring kalemlerden oluşturduğum koleksiyonla teselli olmaya çalışmışımdır hep.

Ve de ne zaman bir sahafa girsem oradan çıkasım gelmez, o yılların birikmişliğine hayranlıkla bakardım.

İşte bu sebeplerden ''11'e 10 Kala'' konusunu okur okumaz ilgimi çeken bir film oldu. Uzun zamandır erteledim, en sonunda geçen gün izleyebildim ve sonuç olarak daha önce izlemediğime, ertelediğime bin pişman oldum.


Kendini oynayan Mithat Esmer'den tut, Nejat İşler'e kadar başarılı bir oyunculuk vardı. İzlerken zaten doğal olarak gözünüz Mithat Esmer'in şahane koleksiyonunda oluyor. Hem onu takdir ediyorsunuz, koleksiyonuna olan bağlılığından, onu bir yaşam biçimi haline getirmesini hayranlıkla izliyorsunuz, hem de yer yer düşünüyor, duygulanıyor, gülüyorsunuz.

Farklı rollerde görmeye alışkın olduğumuz Nejat İşler de apartman kapıcısı Ali rolünde hiç sırıtmamış, Mithat Esmer'e çok güzel eşlik etmiş. Ayrıca Laçin Ceylan'ı da görmek sürpriz oldu.


Daha önce hiçbir filmini izlemediğim Pelin Esmer'in yönetmenliğini ilk kez görüyorum. Ortaya gerçekten çok başarılı bir film çıkarmış. Hayranlık duymamak mümkün değil. Diyaloglar şahane, yer yer belgesel havası hakim.

Son zamanlarda izlediğim en keyifli, en içten 110 dakikaydı. İzlenmeli.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

ROLAND GARROS 2013 (26 MAYIS-9 HAZİRAN)

Tenis dünyasının en prestijli dört turnuvasından (Grand Slam) biri, toprak kortun en büyük turnuvası Fransa Açık, yani Roland Garros yarın başlıyor.

Wimbledon öncesi son büyük turnuvada, yine patlama yapması beklenenler, genç yetenekler, favoriler, turnuva boyu konuşulacak.


Peki turnuvanın başlamasına 1 gün kala erkekler cephesinde durum ne?

Bu yıl turnuva firelerle başlıyor. Son Amerika Açık şampiyonu ve bu yılın Avustralya Açık finalisti İskoç raket Andy Murray, geçtiğimiz günlerde turnuvadan çekildiğini açıkladı.
Bir diğer dikkat çeken fire ise Juan Martin Del Potro. Del Potro, her turnuvada dikkatle takip ettiğim, mücadelesini, maçlarını sevdiğim bir tenisçiydi. Bu turnuvada yer almayacak olması üzdü.

Tabii Roland Garros deyince ilk akla gelen isim, şüphesiz Rafael Nadal. Geçen yıl 7. Roland Garros şampiyonluğunu kazanan Nadal, geçtiğimiz hafta oynanan Internazionali bnl d'italia 2013 finalinde ortaya koyduğu oyunla yine iddialı olduğunu göstermişti. Hele ki yaşadığı uzun süreli sakatlıkları düşünürsek çok iyi bir dönüş yaptı diyebiliriz.
Nadal'ı her ne kadar hala sevememiş olsam da yiğidi öldür hakkını yeme demek lazım.


Her tenis sever gibi ben de turnuvalarda tarafsızlığımı koruyamıyorum. Nefret ettiklerim oluyor, desteklediklerim, sevdiklerim oluyor.
Benim de her turnuvada muhakkak desteklediğim, sevdiğim iki tenisçi var: Roger Federer ve Novak Djokovic

Eğer ki bana tenisi bir kişi sevdirdiyse o da Federer, nam-diğer Majesteleri olmuştur. Şüphesiz, sadece son yılların değil, tenis dünyasının kortlarda görmüş olduğu en iyi tenisçilerden. Rahatlıkla artık bir ikon, bir efsane haline geldiğini söyleyebiliriz.

Her ne kadar artık yaşlı kurt desek de bu turnuvada da yine gönlüm Federer'den yana olacak. Son Wimbledon şampiyonluğu hala akıllarda taze iken onu desteklememek mümkün değil.

Evet, belki artık çok iddiası yok, alabileceği her kupayı aldı. Varsın elensin ama yeter ki biraz daha oynasın. Bu gözler onu birazcık daha izlesin. Çünkü ben daha doyamadım Federer'e. Eminim ki böyle düşünen milyonlarcası vardır.


Tabii bir de son yılların kortlardaki hakimiyeti, dünya 1 numarası Novak Djokovic var. Bu yıla, Avustralya Açık şampiyonluğuyla başarılı bir şekilde başlayan Djokovic, geçtiğimiz yıl Roland Garros finalinde oynamış ve Nadal'a kaybetmişti.
En büyük merak konusu, toprak korttaki Nadal hakimiyetine son verip veremeyeceği.
Bu yıl Nadal ve Djokovic, aynı kurada çıktıkları için finalde eşleşme ihtimalleri olmayacak. Bu durum, turnuvaya nasıl yansıyacak, ne gibi eşleşmelerle karşılacağız merak ediyorum.


Turnuvadaki eşleşmeleri ve gelişmeleri Roland Garros resmi web sitesinden takip edebilirsiniz.

Turnuva yarın başlıyor. Roger Federer'e ve Djokovic'e bol şans deyip rengimi belli ederek yazımı noktalıyorum.

Bumerang - Yazarkafe